google.com,pub-1575366590751865,DIRECT,f08c47fec0942fa0
 

UZUN HIKAYE

Mustafa Kutlu

uzun hikaye.jpg

UZUN HIKAYE

Mustafa Kutlu ,1945 yılında Erzincan'da doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde Edebiyat bölümünden mezun oldu. Edebiyat öğretmeni olan Mustafa Kutlu hikayeleri ve denemeleriyle tanınmıştır. Aynı zamanda yazarın incelemeleri ve senaryoları da bulunmaktadır.

Mustafa Kutlu Uzun Hikaye isimli eserini 2000 yılında yazmıştır. Kurgusu dram olan bu hikaye 2012 yılında Osman Sınav yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır.

Başrollerinde Ali karakterini Kenan İmirzalıoğlu, Münire karakterini ise Tuğçe Kazaz canlandırmıştır. Uzun Hikâye adlı sinema filmi çoğu izleyici tarafından beğenilmiş ve ün kazanmıştır.

Ali hem yetim hem de Bulgar muhaciridir. Dedesi Pelvan Sülüman ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçmışlardır. Kendi babasını küçük yaşta kaybeden Ali Türkiye'ye geldikten sonra diğer akrabalarından bir türlü haber alamamıştır.

Pelvan Sülüman İstanbul'a gelince hemşehrileri yardımıyla Eyüp Sultan'da bir ahşap ev bulur. Torunu ile birlikte orada yaşamaya başlar. Bunca sene geçimini hayvancılıkla sağlamış olan Pelvan Sülüman, burada da hayvancılık yapmak ister.

Ahıra bir koyun alır. Zaman geçtikçe koyunların sayısı artar. Dede torun birlikte yaşayıp giderler. Ali de orta okulu bitirmiştir.

Her şey yolunda giderken Pelvan Sülüman'ın vefat etmesi üzerine Ali artık tamamen yalnız kalır. Evdeki bütün hayvanları satar ve bir daha o eve girmez.

Askerliğini bitirir. Avukat yardımcılığı, katiplik gibi mesleklerde çalışır. Yalnız daktilosunu yanından ayırmaz. Hep bir şeyler yazar.

Münire ise Ali'nin sevdiği kızdır. Sarı saçlı ve mavi gözleri onun güzelliğini tamamlayan özellikleridir.

Münire ile Ali Eyüp'ten tanışırlar. Münire'nin ailesinin Eyüp'te bir sineması vardır. Münire'nin ağabeyleri Eyüp'ün belalılarından oldukları için Münire'yi sıkı bir yönetim altında tutarlar.

Münire ile Ali bu ağabeylere karşı birbirlerini severler. Günün birinde ağabeyleri Münire'yi zengin bir adamın oğluyla evlendirmeyi ister. Münire buna karşı çıksa da işe yaramaz. Dayak üstüne dayak yer. Her yeri morluklar içinde kalır.

Bu olayları duyan Ali çok sinirlenir. Herkes sinemada tıklım tıklım film izlerken perdeler tutuşarak yanmaya başlar. Ali sinemayı yakmıştır. Daha sonra Münire ile kaçmışlardır. Ali'nin bu yaptıkları Eyüp'te efsaneleşmiş herkesin dilinde "sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin efsanesi" dolaşır olmuş.

Bu yaşananlardan sonra ağabeyleri durur mu? İkisinin peşine düşmüşler. Münire ile Ali izlerini bulamamaları için bir yere bağlı olarak yaşayamamışlar. O kasaba bu köy derken günler birbirini kovalamış. Bu yüzden Ali doğru düzgün bir işe girememiş. Bir erkek çocukları olmuş ve o da yollarda büyümüştür.

İkili bir vagon evde geçimini sürdürmeye başladı. Çocukları beş yaşlarındaydı. Ali ise bir kasabada orta okul kâtipliği yapmaya başladı. Çalıştığı yerde yabani otlar içinde kalan bir bahçe vardı. Bu bahçe Ali'nin çok dikkatini çekti. Bahçeye çeki düzen vermek için müdürle konuştu. Müdür ilk başta pek olumlu bakmasa da kabul etti. Ali ve orada çalışan yardımcılar bahçeye güzelce meyveler ektiler. Gün geçtikçe müdür bu olanlardan böbürlenip herkese bahçeyi kendisinin yaptığını söylemeye başladı. Meyvelerden de kimseye vermez oldu.

Ali, haksızlığı kaldıramazdı. En nefret ettiği şey buydu. Müdürün karşına geçip meyveleri herkese eşit olarak dağıtması gerektiğini söyledi. Eşit kelimesini duyan müdür Ali'ye sosyalist misin sen yoksa tarzında bir soru yöneltti.

Aslında Ali sosyalist olmasa bile o sinirle evet sosyalistim dedi. Müdüre diklenen Ali kısa bir süre sonra işten çıkartıldı. Bu olaydan sonra lakabı sosyalist Ali olarak kaldı.

Müdürün yaptıklarını kendine yediremeyen Ali gece yarısı bahçede ekili olan bütün ürünleri toplayıp kaçtı.

Artık burada barınamazlardı. Ailesi ile birlikte kasabayı terk etmek zorunda kaldı. Çocuğu ve karısıyla bir trenin yolunu buldu. Karısı Münire hamileydi. Ali trende istasyon şefi ile ahbap oldu. Bir vagondan evde kalmaları için müsaade etti. Burada günler güzel geçmeye başladı. Ancak hayat bu... Hep güzel gidecek sanılır. Ne yazık ki sonu güzel bitmedi. Münire bir gece ansızın fenalaştı. Evin ağır işlerinden dolayı olacak ki bedeni buna dayanamamıştı.

Ali ile Münire'yi şehre gönderdiler. Oğlu ise bir komsuda annesi ve babasının gelmesini bekliyordu. Günler sonra Ali geldi. Eve tek gelmişti ve ağlıyordu. Münire hayata gözlerini yummuştu.

Günler geçti. Ali'nin oğlu on altı yaşındaydı. Liseye gidiyordu. Ali o dönemler Sarıkaya otelinde dava vekilliği yapıyordu. Emin Sarıkaya ise otelin sahibiydi. Gençliğinde parasının birçoğunu boş yerlerde harcamış olan Emin Efendi'nin şimdilerde evinde pek bir şeyi kalmamıştı. Ama yine de hatırı sayılır bir adamdı.

Baba-oğul bu göçebe hayatlarında her gittikleri yerde ev bulmakta zorluk çektikleri için Emin Efendi'nin yardımıyla Çerçi Abdullah adında bir işportacının evini tuttular.

Çerçi Abdullah'ın Celal adında bir oğlu vardı. Celal'de kas erimesi hastalığı vardı. Yoksulluktan dolayı bir çare bulunamamıştı. Ali'nin oğlu ile hemen arkadaş oldular. Celal bir pencere kenarında oturuyor, boncuk dizip bileklik yapıyordu. İşportacı babası ise bu bileklikleri satıyordu.

Celal ile Ali'nin oğlu aynı kıza aşık oldular. Sanat okulundan savcının kızı Ayla. Okulun en güzel kızlarından birisi. Celal, Ayla'yi görünce uzun süre boncuk takamaz yapacağı işi şaşırırdı. Cemal bir gün Ali'ye yaptığı bileziklerden birisini verip Ayla'ya götürmesini istedi. Celal'in çok az bir sürelik ömrü kalmıştı. Ayla anlayışlı bir kız olduğundan bileziği kabul etti. Ali'nin oğlu ise hem yaptığı işten dolayı mutlu oluyor hem de üzülüyordu.

Çerçi Abdullah, Ali ve Emin Efendi işportacı Çerçi'ye yardım etmek için el ele verdiler. Ona kışın rahat etmesi için el emeğiyle dükkan açacaklardı. Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Derken çarşı ağası İskender Zapuroğlu zavallı Çerçi'ye aklını taktı. Bu işin olmaması için elinden geleni ardına koymadı. Emin Efendi bu toprağın kendisine ait olduğunu söylese de dinletemedi. Ama esas Zapuroğlu'na direnen kişi Ali'ydi. Çünkü Ali haksızlığa gelemiyordu.

Zapuroğlu Ali'ye takmıştı. Onu rahat bırakmadı. Ali artık gitmeleri gerektiğini anlamıştı. Oysa Ali'nin oğlu ilk aşkı Ayla'yı nasıl bırakıp gideceğini bilmiyordu.

Ali'nin oğlu Mustafa artık liseyi bitirmiş genç bir delikanlı olmuştu. Üniversite sınavına iki kez girmiş ve kazanamamıştı. Büyüdükçe babasına benzetilmekten gurur duyuyordu.

Yeni gittikleri yerde Ali bir kitabevi satın aldı. Buraya yeni kitap türleri getirmek istiyordu. Amacı bir kültür ocağı oluşturmaktı. Zamanla dükkandaki bütün işleri hallettiler. Dükkanın adını küçük kitapçı koydular. Tabelayı yapmak için Turan isminde bir genç geldi. Turan, Osman adında bir ressamın yanında çıraklık yapmış ustası ölünce de dükkanın başına geçmişti.

Mustafa ile dost oldular. Turan, kasabadaki kuaför Mualla'nın kızı Suna'ya aşık olmuştu. Onun için her türlü romantikliği yapmış olmasına rağmen Suna onu sevmemişti. Suna oyuncu olmak, şöhrete kavuşmak istiyordu. Bir gün ansızın kaçtı. Suna'nın kaçması Turan'ın içinde yara açtı. Etkisinden uzun süre kurtulamadı.

Ali ile Mustafa'nın açtıkları kitabevi artık sinek avlar duruma gelmişti. Kimse kitap almıyordu. Kasaba okuyan bir toplum değildi. Ali bir gazetede yazmaya başladı. Yazdığı siyasi görüşleri yüzünden ihbar edildi. Küçücük kasabanın hapishanesine mahkûm edildi. Mustafa ise kimsenin uğramadığı bu kitabevinde yalnız kalmıştı.

Bir gün Selma Hanım ve yanında başörtülü bir kız kitabevine girdi. Kızın ismi Feride idi. Mustafa bu gizemli kızdan çok etkilendi. Feride dükkana tek başına gelmeye başladı. Mustafa ise ona ithafen Çalıkuşu romanını okuması için verdi. Kitabın arasına onsuz yapamadığını yazdı. Feride ise kısa bir süre sonra notuna olumlu bir cevap vermişti. Böylece aralarında bir ilişki başlamış oldu.

Bir gün Feride ile Selma Hanım yolda yürürken kasabanın sarhoşu Selami peşlerine takılmıştı. İki kadın zorla kendilerini kitabevine attılar. Selami cebinden silahını çıkardı ve Mustafa'yı tehdit etmeye başladı. Olaylar büyümeden polis geldi. Selami'yi götürdüler.

Bu olayların üstüne Mustafa ve Feride sokağa çıkamaz hale geldiler. Bu yaşananlar Mustafa'yı cesaretlendirdi. Babasının annesini kaçırdığı gibi o da Feride'yi kaçıracaktı. Ama Feride Mustafa ile kaçmayı kabul etmedi. Mustafa'yı çok sevdiğini ama kocaya kaçan kız olmak istemediğini söyledi.

Bunun üzerine Mustafa babasını ziyarete gitti. Bütün olanları anlattı. Artık bu kasabada durmak istemediğini söyledi. Ali, kendisinin gençliğinde yaptığı cesareti oğlunun da göze aldığına şaşırdı. Gülerek "demek kaçıracaktın he" dedi.

Mustafa'ya bir tanıdığının adresini verip burada ona is vereceklerini söyledi. Oğluyla vedalaştı. Ona daktilosunu verdi. Her zaman daktiloyla yazmasını istedi. Sözlerine, bu alete yazdığında ben konuşuyorum demektir diye ilave etti. Mustafa tren ile İstanbul’a gitmek için harekete geçti.

Babasının ona verdiği daktiloyla ne yazacağını bilmiyordu. Yazsam da neye yarar düşüncesindeydi. Düşündü ve kendi hayat hikayesini yazmaya karar verdi. Gittiği bu yerde de hangi işe girerse girsin başarabileceğinden yüreği emindi.

Uzun Hikâye: Topluma uymayıp, düzene baş kaldırışlığın getirdiği bir göç öyküsüdür. Yazar, hem yaşam koşullarının ağırlığını anlatmış hem de Ali karakteri ile okuyucuya cesareti tanıtmıştır.

Ali, topluma uymayan ve herkes gibi haksızlığa göz yummayan bir adam olduğundan dolayı gittiği hiçbir yerde barınamıyordu. Bu yüzden hayatı göçebe olarak geçti. Ama bundan asla mutsuz olmadı. Çünkü o herkes gibi değildi. Herkes gibi olmaması ona verilmiş en büyük ödüldü belki de.

Eserin dil özelliklerine değinecek olursam Mustafa Kutlu, eserini bir solukta okutan anlatımıyla son derece açık şekilde yazmıştır. Bir kitabın kapağı adı ve içeriği kadar önemlidir. Kitabın yeni basımında 2012 yılında sinemaya aktarılan filmdeki oyuncuların olması daha fazla dikkat çekmesine neden olmaktadır.

Bizlere gerçeği her sayfasında gösteren bu öyküyü özellikle manevi duyguların gücünü görmek isteyenlere tavsiye ediyorum.

Mustafa Kutlu 

HAYVAN ÇIFTLIĞI

George Orwell

hayvan çiftliği.jpg

HAYVAN ÇIFTLIĞI

George Orwell’ın mükemmel anlatımı ile var olan bu romanı, gerçek kişilikleri açıkça belirtmese de keskin zekâsıyla aslında gayette açık bir kitap olmuştur. Her ne kadar hayvanlar üzerinden kurgulanmış bir hikâye olsa da politikanın gerçek yüzünü, iktidar mücadelesini korkusuzca ortaya dökmüştür. Başkahraman olarak Napoleon adlı domuzu yerden yere vururken gerçekte bahsettiği kişinin Stalin olduğu kabul edilmiştir.

Hayvanların Bay jones’u devirerek devrim yaptıkları çiftlik hikâyesi, birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika’ da engellenmeye çalışılmış ve bazı bölümlerde cümle değişikliğine uğratılmış olmasına rağmen yine de içeriğinden, gerçek anlatmak istediğinden uzaklaştırılamamıştır. Bu yönüyle Orwell’ın en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

Bay Jones Beylik Çiftliği’nin sahibidir. Yine çok sarhoş olduğu bir gece yatmaya gittikten sonra Koca Reis dedikleri domuz bir rüya gördüğünü ve onu anlatmak istediğini söyler. Çağrısı üzerine Bluebell, Jessie, Pincher adlı köpekler, diğer domuzlar, tavuklar, güvercinler, Boxer ve Clover adlı iki araba atı, beyaz keçi Muriel, Benjamin adlı eşek ve diğer tüm hayvanlar toplanır. Koca Reis konuşmasında, yaşadıkları hayatın yoksulluk, açlık, sabahtan akşama koşturmaca içinde geçtiğini söyler. Sefillik ve kölelikten ibaret olan hayatlarına dikkat çeker. İngiltere’de hiçbir hayvanın özgür olmadığını ve insanların üretmeden tüketen tek yaratık olduğunu anlatır. Asıl meseleye gelir: “Bu sefilliğe neden boyun eğelim?” Ve tek sorunlarının insan olduğu kararına varmalarını sağlar. Tek gerçek düşmanları vardır: İnsan!

Koca Reis sonunda gördüğü düşü açıklar. İnsanın ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını görmüştür. Bir de İngiltere’nin Hayvanları adlı bir şarkının ezgisini duymuştur. Şarkı hayvanların içine müthiş bir coşku salar ve hep birlikte söylerken tüm çiftlik inler. Ne yazık ki gürültüye Bay Jones uyanır tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçmalar yağdırır ve çok geçmeden tüm çiftlik uykuya dalar.

Birkaç gün sonra Koca Reis uykusunda ölür ve yaptığı konuşma diğer hayvanlarda yeni bir çığır açmıştır. Hayvanların en zekileri olarak bilinen domuzların ve onlardan da en yeteneklileri olan Snowball ve Napoleon’a eğitme ve örgütlenme işi verilmiştir. Yoğun toplantılar sonucu ayaklanmaya karar vermişler ve bir gün Bay Jones’un hepsini aç bırakması ve birkaç işçinin hayvanları kırbaçlaması sonucunda isyana geçerler. Ayaklanma başarıyla sonuçlanmış, Jones çiftlikten kovulmuştur. Artık Çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olmuştur.

Domuzlar üç aylık çalışmalar sonucunda hayvancılığın temel ilkelerini belirlemiş ve yedi emir altında toplamışlardır. Tüm hayvanlar bu kuralları kabul eder.

Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından gelir. Aletler hayvanlara göre uygun değildir o yüzden büyük zorluk çekerler. Sadece zeki domuzlar her işin üstesinden gelmesini başarmışlardır. Çünkü doğrudan çalışmıyor öbürlerini yönetmek ve denetlemekle meşguldürler. Ekinlerin biçilip toplanmasında tüm hayvanlar çalışıyorlardı. Sadece kısrak Mollie sabahları erken kalkamıyor, yaşlı eşek Benjaminde uyuşuk ve dik kafalılığını sürdürüyor ve kedi bir iş çıktığında genelde ortadan kayboluyordu. Snowball’un yaptığı resmi bayrakları her Pazar göndere çekiliyor böylece tüm hayvanlar toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Bir sonraki haftanın işleri konuşulurken kararlar tartışılıyordu. Toplantıların en ateşli konuşmacaları Snowball ve Napoleon’du. Ötekilere gerekli açıklamaları yapmak için Squealer adlı domuz görevlendirilmişti.

Olup bitenleri yaz sonunda bütün ülke duymuştu. Diğer komşu çiftliklerin hayvanlarına ulaşılıp ayaklanmanın öyküsü anlatılıyor ve İngiltere’nin Hayvanları şarkısı öğretiliyordu. Öteki çiftçiler ise Jones’un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanacaklarını düşünüyorlardı. Komşu çiftliklerden olan Foxwood’un sahibi Bay Pilkington ile Pinchfield Çiftliği’nin sahibi Bay Frederick de birbirleri ile hiç geçinemiyorlardı. Napoleon ilerleyen zamanda her ikisinden de faydalanmayı başarmıştı. Bir gün Jones, adamları ve bu çiftlik sahipleri Jones’un çiftliğini geri almak için baskın yaptılar ve aralarında müthiş kanlı bir savaş çıktı. Sonucunda zafer hayvanlarındı.

Zamanla Snowball ve Napoleon arasında anlaşmazlıklar çıksa da yönetim hep zeki olan domuzlardaydı. Snowball’in fikriyle yel değirmeni yapmaya karar verildi böylece işleri kolaylaşacak sadece üç gün çalışacaklardı. Napoleon buna karşı çıkmıştı ve köpeklerini saldırtarak Snowball’un kaçmasına sebep oldu. Yaptığı bu taktikle başa sadece o geçti ve yel değirmeni çalışmasını başlattı.

Koca bir yıl köle gibi çalışmışlardı ama her şey gelecekleri içindi. Napoleon zamanla çiftlikte kuralları değiştiriyordu ve her konuşmasıyla çiftlik hayvanlarını ikna edip kendine bağlıyor ve hayran bırakıyordu. Ne var ki domuzlar yavaş yavaş Jones’un evine yerleşip diğer hayvanlara göre daha lüx yaşama geçmişlerdi. Diğerleri kendi aralarında itiraz edecek olsa da domuzların mutlaka bir açıklaması vardı. Öyle ki artık diğer hayvanlar, Napoleon’ un çiftlik evinin bahçesinde piposuyla dolaşmasına, Bay ve Bayan Jones’un kıyafetlerini giyinip hem şaşaalı hem eğlenceli bir hayat yaşamalarına şaşırmıyorlardı.

Bir akşam çiftliğe gelen çiftçiler her şeye özellikle yel değirmenine hayran kalmışlardı. Akşamleyin kahkahalar şarkılar yükselirken diğer hayvanlar evin bahçesinden gizlice izlemeye başladılar. İlk kez hayvanlar ve insanlar eşit koşullara gelmişti. Bay Pilkington masada esprisini patlattı: “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız bizlerde bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız.” Espri masayı kahkahaya boğmuştu ve bardaklar Hayvan Çiftliği’nin şerefine kalktı. Napoleon’un yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik bir kooperatif girişimiydi.Bugüne kadar çiftlikteki hayvanlar arasında birbirlerine “yoldaş” demek salakça bir alışkanlıktı. Bu alışkanlığa son verilecekti. Bayrakları artık tek renk olacaktı ve çiftlik yeniden Beylik Çiftlik adıyla bilinecekti. Gecenin sonunda evde büyük bir patırtı kopmuştu. Oynadıkları kağıt oyununda Napoleon ve Bay Pilkington’ın aynı elinde maça ası çıkmıştı. Diğer hayvanlar için artık tek bir görüş vardı: Domuzların yüzlerine bir de insanların yüzlerine baktılar ama onları birbirinden ayırt edemediler…

George  Orwell

ŞEKER PORTAKALI

Jose Mauro De Vasconcelos

%C5%9Feker%20portakal%C4%B1_edited.jpg

ŞEKER PORTAKALI

Jose Mauro De Vasconcelos edebiyat dünyasının en ilginç yazarlarından biri. Nedeni ise yazarlık yeteneğini uzun yıllar keşvedememesi ve hayatın onu bir çok birbirinden alakasız işlere sürüklemesi ve yaşadıkları ile içinde barındırdığı hikayesini yazmaya karar vererek edebiyat dünyasında yeri alması.

Hayatında bir çok farklı işte çalışan ve içinde kendine göre bir hikaye geliştiren yazar en sonunda bunu kağıda dökmeye karar verir ve 12 gün gibi kısa bir sürede kitabını tamamlar. Bu kitabı sayesinde de en çok satanlar listesine giren yazar bir anda kendini farklı bir dünyada bulur. İşte bu kitabın adı Şeker Portakalı.

Aydın Emeç tarafından Türkçeye çevrilen bu değerli romanda yoksul bir ailenin oğlu olan bir çocuğun yüzmeye daha yeni başladığında ilerde yüzme şampiyonu olma hayalini kurmasını ve bu hayali için ilerlerken hayatın ona nasıl oyunlar oynadığını ve onu nasıl farklı yerlere sürüklediğini anlatıyor.

Şeker Portakalı okuyucularına tam bir hayat dersi sunuyor ve hayata dair gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Bunu yaparken de okuyucunun kendi geçmişinden parçaları bulmasını ve hayatı daha iyi anlamasını sağlıyor.

**********

Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır.

Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zeze’nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır.

Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze’ben bir şeker portakalı fidanı seçmesi istenir. Zeze’ de bir tane seçer ve kendi ağacı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar.

Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.

Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder.

Bundan sonra günlerini artık Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zeze’yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken kendini keser ve bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zeze’yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limona ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zeze onunla dost olmaya karar. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur.

Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zeze’yi dövmek alışıla gelmiş bir hale gelir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zeze’yi çok kötü döver. Öyle ki Zeze dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zeze’nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zeze’yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zeze’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır.

Jose Marode Vasconcelos

KÜRK MANTOLU MADONNA

Sabahattin Ali

kürk_mantolu_madonna.jpg

KÜRK MANTOLU MADONNA

Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı'nın öncü yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin başyapıtlarından biridir. Yazar kitapta Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunmuştur. Okunduğunda uzun süreli izler bırakan, mutlaka okunması gereken bir kitap ve aynı zamanda psikolojik tahliller, betimlemeler açısından çok tatmin edici.

Kitap, Rasim'in işini kaybetmesi ve iş arayışına koyulmasıyla başlar. İş aradığı bir gün, eski arkadaşlarından Hamdi ile karşılaşır ve ondan yardım ister. Nitekim Hamdi, müdürü olduğu işyerinde bir iş teklif eder. Rasim, utana sıkıla da olsa bu teklifi kabul eder. Raif Efendi denen yaşlı, sessiz, sakin bir adamla aynı odada çalışacaktır.

Raif Efendi çok az konuşuyor, kendisine verilen çevirileri titizlikle yapıyor ve boş zamanlarında masasının çekmecesinde duran bir kitabı okuyordur. Raif Efendi'nin hastalanıp işe gelmediği günlerden birinde, yapılacak bir çevirinin ona ulaştırılması gerektiğinden Rasim, Raif Efendi'nin evinin yolunu tutar.

İçeri adımını atar atmaz, Raif Efendi'nin içine kapanıklığının sebebini anlamıştır. Bu zavallı, yaşlı adam oldukça kalabalık bir evde sürekli ezilmektedir ve üstelik bu kalabalık ailenin tek geçim kaynağı Raif Efendi'nin üç kuruşluk maaşıdır. Lakin bu defa Raif Efendi çok hastadır. Rasim'den iş yerindeki çekmecesinden eşyalarını getirmesini rica eder. Asıl hikaye, Rasim'in çekmecedeki kara kaplı defteri bulup okumasıyla başlar. Okuduktan sonra defteri yakacağına dair Raif Efendi'ye söz verir. Defter, Raif Efendi'nin hayat öyküsünü anlatmaktadır:

Raif, genç bir delikanlı olmasına rağmen içine kapanık ve oldukça yalnızdır. Tek dostu kitaplarıdır. Babası bir sabun fabrikası işletmektedir ve Raif'in sabunculuğu öğrenebilmesi için onu Almanya'ya göndermeye karar verir.

Raif Efendi, Almanya'ya vardığında bir pansiyona yerleşir ve bir sabun fabrikasında işe başlar. Lakin zamanla fabrikaya daha az uğramaktadır. Her gün parkları, sergileri ve Almanya'nın çeşitli yerlerini sabahtan akşama kadar gezmektedir. Bir gün, gazetede reklamını gördüğü bir sergiye gider ve bir tabloyla karşılaşır: Kürk Mantolu Madonna ile.

O gün ve devamında serginin açılışından kapanışına kadar o tabloyu seyreder. Kürk Mantolu Madonna onu çok etkilemiştir. Yine Kürk Mantolu Madonna'yı seyre daldığı günlerden birinde, yanına bir kadın gelir ve tabloyu birine benzetip benzetmediğini sorar. Raif Efendi utancından kafasını kaldırıp kadının yüzüne bakamadan onu annesine benzettiğini söyler. Ama utancından yalan söylemiştir.

Raif Efendi, pansiyonda kalan bir arkadaşıyla gezerken, sergide konuştuğu kürk mantolu kadına rastlar. Ertesi gün, kadını tekrar görebilme umuduyla aynı yerde onu beklemeye başlar ve geldiğinde onu bir gece kulübü olan Atlantis'e kadar takip eder. İçeri girdiğinde, Kürk Mantolu Madonna ile karşılaşır, keman çalıp şarkı söylemektedir. Kadın şarkıdan sonra gelip Raif Efendi'nin masasına oturur ve adının Maria Puder olduğunu, Kürk Mantolu Madonna'nın ise kendisinin otoportresi olduğunu söyler.

O günden sonra Maria Puder ve Raif Efendi arasında bir arkadaşlık başlar. Maria Puder'in her fırsatta ondan herhangi bir beklentisi olmaması gerektiğini, hiçbir erkeğe bağlanıp aşık olamadığını dile getirmesine rağmen Raif Efendi ona sırılsıklam aşıktır.

Her gün buluşup botanik parkları, sergileri, bahçeleri gezmektedirler. Sonunda Maria Puder de Raif Efendi'ye aşık olduğunu itiraf eder. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, onların mutluluklarının da bir sonu vardır. Bir gün Raif Efendi bir telgraf alır. Telgrafta babasının öldüğü, gelip fabrikanın başına geçmesi gerektiği yazılıdır. Raif Efendi, işlerini düzene soktuğunda Maria Puder'i de yanına aldırmak üzere Türkiye'ye döner.

Bir süre mektuplaşırlar fakat birdenbire Maria'dan gelen mektuplar kesilir. Raif Efendi, senelerce ondan habersiz yaşar ve eski içine kapanık haline geri döner.

Yıllar sonra İstanbul'da Maria'nın kuzeni ile karşılaşır. Yanında da küçük bir kız çocuğu vardır. Yıllar önce Maria'nın öldüğünü, küçük kızın ise kendi kızı olduğunu öğrenir Raif Efendi. Kimse kızın babasının kim olduğunu bilmemektedir. Raif Efendi ilk defa kızıyla karşılaşmıştır ve Raif Efendi annesinin kuzeniyle beraber bir trenle uzaklaşmaktadır ondan...

Sabahattin Ali 

SIMYACI

Paulo Coelho

simyacı.jpg

SIMYACI

Romanın kahramanı Santiago'nun anne ve babası rahip olması için onu papaz okuluna göndermiştir. On altı yaşına geldiğinde rahip olmak istemediğini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediğini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oğluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oğluna "git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş" der ve oğlunu kutsar. Önce, babasının vermiş olduğu parayla bir koyun sürüsü alır ve yaşamının büyük düşünü gerçekleştirmeye başlar; artık geziyordur.

Akşam yattığında uykusunda gördüğü rüyaların da etkisinde kalarak; gördüğü bir düşün gerçekleşme olasılığının yaşamını ilginçleştireceğini düşünür ve o şekilde hareket eder. Romanın ana konusunu teşkil eden Mısır Piramitleri'ne gitmesi ve orada hazine bulacağı ona rüyasında söylenir. Romanın kahramanı, rüyasını gerçekleştirmek için önce bir falcı kadına rüyasını anlatır. Falcı kadın Salem kralı olarak tanıtan yaşlı adamla konuşur, kendi amaçlarını anlatır. Yaşlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago'dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Yaşlı adam, Santiago'ya biri beyaz diğeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taş verir ve siyah olanı "evet", beyaz olanı "hayır" anlamını taşıyan bu taşları "zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış" der.

Mısır'a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Arap çocuğu ile tanışır, beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago'yu bu şehirde parasız pulsuz bırakır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur. Yolda bir İngiliz'le karşılaşır. Yolda karşılaştıkları güçlüklerde kendi kişisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylerler.

Santiago, yüreğinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam eder. Karşılaştıkları güçlükler karşısında hep kendi kişisel menkıbesine güvenir ve sonunda kumullar tepesine ulaşır. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordur. "Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir" diye düşünür. Sabah uyandığında gerçekten bulunduğu yeri kazmış ve içi mücevher dolu bir sandık bularak rüyasında gördüğü ve Mısır'a piramitlere kadar gidip bulmayı arzuladığı hazineye kavuşmuştur..

Paulo Coelho 

1984

George Orwell

1984.jpg

1984

Her zaman adını duyduğum fakat asla zaman ayırıp okumaya fırsat bulamadığım bu distopik kitabı elime aldıktan 2 gün sonra bitirdim. Distopik olarak okuduğum en iyi ilk 10 kitaptan biri oldu. Başta bir önce okuduğum kitaba oranla sarmamış olsa da kitabın ilerleyen bölümlerinde kitaba bayıldığımı söyleyebilirim. Geleceğe dair bir kâbus senaryosu kaleme almış yazar. Yazdığı dönem ve yazdığı psikoloji düşünülünce ortaya böyle bir kitap yazmış olduğu için yazarı tebrik ediyorum çünkü bu kitap inanılmaz bir hayal gücünün kelimelere yansımış hali. Aldığı övgü kadar eleştirilen kitap tüm denilenleri hak ediyor.

Kitapta 3 farklı güçten bahsediliyor. Kitabın ana karakteri olan Winston Okyanusya’da yaşıyor. Bunun dışında iki ülke daha var Doğu Asya ve Avrasya. Okyanusya korku ile sindirilmiş, her daim insanları izleyen sistemlerin olduğu bir ülke. Düşünün ki televizyondan sizi görebiliyorlar, duyabiliyorlar ve her daim kontrol altına alınıyorsunuz. Bu kadar engel ve yasak varken kendinizi nasıl özgürce ifade edersiniz? Edemezsiniz. Zaten öyle bir beyin yıkama yapılıyor ki insanların birçoğu ifade edecek bir şey bile düşünmüyor. Hatta birçok çocuk kendi ailesini “Düşünce Polis”lerine şikâyet ediyorlar. Herkes son derece gaddar ve nefret dolu birbirine karşı.

Winston, bu sisteme rağmen düşüncelerini ifade etmek isteyen Okyanusya’nın parçalara ayrılan sisteminde “Hakikat” diye adlandırılan binada çalışan bir memurdur. Kitap karakterimizin eve gelip günce tutmaya başlaması ile başlıyor. Sizi izleyen bir televizyon varken, yakalanmadan ve ses çıkarmadan günce tutmak için çok sınırlı bir alanınız oluyor ve Winston bu sınırlı alanı kullanıp yakalanma ihtimaline rağmen yazı yazıyor. Yazısında “Büyük Birader” e olan nefreti büyük bir yer kaplıyor.

İşinin başına döndüğünde herkesin katılmak zorunda olduğu “İki Dakikalık Nefret” programına katılıyor Winston. Bu programda herkes gibi tüm nefretini kusuyor. Bu sırada “Anti Seks Derneği” üyesi bir kıza rastlıyor. Kız ona bir mektup gönderiyor ve bunun üzerine ikili şehir dışında izlenemeyecekleri bir yerde buluşma kararı alıyorlar. Birbirlerine âşık oluyorlar. Julia ile Winston birbirleriyle vakit geçirip birbirlerine sırlarını anlatmaya başlıyorlar.

Devlete olan isyanın sadece ikisi ile sınırlı olmadığını düşünmeye başlarlar. Daha önceden Winston’ın dikkatini çeken O’Brien ile konuşurlar. Onun sayesinde Emmanuel Goldstein’in örgütüne dâhil olurlar. O’Brien, Winston’a örgütün öğretilerinin olduğu bir kitap ulaştırır. Fakat tam o dönemde Nefret Haftası başlar. Winston, kitabı okumak için Mr Charrington’ın antika dükkânında kiraladığı odaya gider. Julia ile birlikte kitabı okur ve sohbet ederler. Tam bu sohbet esnasında çerçevenin arkasına gizlemiş tele ekran onları ele verir yakalanmışlardır. İçeri siyah üniformalı insanlar girer ve ikiliyi ayırırlar. Winston’ın aklında Mr Charrington gelir. O esnada kapıda belirir. Onun bir düşünce polisi olduğunu çok geçte olsa anlamıştır Winston.

Julia ve Winston ayrı odalarda hapis tutulurlar. Yanına birçok insan gelir gider bu insanların hepsi 101 numaralı odadan çok korkmaktadır. O’Brien ve içeriye giren bir görevli onu bayıltır ve 101 numaralı odaya götürür. Elektrik ve daha birçok işkence gören Winston son olarak kafasını fareler ile dolu bir kutuya sokma fikriyle karşı karşıya kalır. En büyük korkularından olan fareleri mi seçecektir, aşkı Julia’yı mı koruyacaktır? Julia’yı satar ve bir süre sonra artık onu izleyen bir şey olmadan dışarı çıkar. Beyni tümüyle yıkanmıştır ve kendisi de hiçbir şey hakkında düşünmemenin, partinin gösterdiği yolda gitmenin en mantıklı seçim olduğu anlamıştır. Aynı şekilde Winston’ı satan Julia ile karşılaşır bir süre sonra. İkili bir yere oturup muhabbet ederler. Sonra bir daha bir araya gelmeyecek şekilde birbirlerinden ayrılırlar.

Kitabın başında tüm kalbiyle “Büyük Birader ”den nefret eden Winston artık ona gönülden bağlıdır. Parti ne diyorsa doğrudur, en güvenilir kaynaktır.

George Orwell

SENDEN ÖNCE BEN

Jojo Moyes

senden sonra ben.jpg

SENDEN ÖNCE BEN

Louisa Clark altı yıldır bir cafede çalışmaktadır. Fakat cafenin sahibi cafeyi kapatmaya karar verir ve Louisa işsiz kalır. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için hemen iş bulması gerekir. İşçi Bulma Kurumu’na başvurur. Birkaç işe başlar ve bu işler ona uygun olmadığı için uzun süre çalışamaz. Son olarak bir hasta bakıcılığı işi bulur ve görüşmeye gider. Camilla Traynor ‘ın oğlu Will 2 yıl önce kaza geçirip felç olmuştur. Oğlu için bir bakıcı arıyordur. Louisa, Camilla Traynor ile görüşmeye gider ve onun canlı, konuşkan kişiliği işe alınmasını sağlar.

Louisa annesi, babası, kız kardeşi Treena ve onun 5 yaşındaki oğlu Thomas ile birlikte yaşamaktadır. 6 yıldır birlikte olduğu Patrick adında bir erkek arkadaşı vardır. Ailesi Louisa’nın işini duyunca çok memnun olmazlar ama maaşı normale göre daha fazladır ve altı aylık bir iştir.

Louisa işe başlar ve Will ile tanışır. Will’in yanında onun tıbbi bakımını yapan Nathan adında bir kişi daha vardır. Will başlarda Lou ile hiç konuşmaz. Lou konuşmak için çabalar ama çabaları karşılıksız kalır. Will felç olduğu için ve her işinde başkasına muhtaç olduğu için mutsuzdur. Lou’nun görevi bakımdan çok Will’i neşelendirmektir. Lou ilk günlerde bunu başaramaz ve işi bırakmayı düşünür. Will zamanla Lou’ya alışmaya başlar. Onun giyim tarzına, hareketlerine, düşüncelerine gülmeye başlar. Birgün Will’in eski kız arkadaşı Alicia ve Eski arkadaşı Rupert gelir. Evleneceklerini söylerler. Will buna üzülür ve bir süre sessizleşir. Lou önceden yapmadığı şeyleri Will ile yapmaya başlar. Önceden hiç altyazılı film izlememiştir ama Will ile izler ve çok beğenir. Lou, Will’i kontrol zamanlarında hastaneye götürür. Birgün Will ateşlenir ve Lou bunu farketmez. Nathan geldiğinde Lou’ya kızar ona neler yapması gerektiğini anlatır. Gece Camilla Traynor gelemeyeceği için Lou gecede Will’in yanında kalır. Lou, Will uzun süre traş olmak istemediği halde Lou onu ikna eder ve saçını kesip onu traş eder. O gün Will’in kız kardeşi Georgina gelir. Lou, Bayan Traynor ve Geogina’nın konuşmalarını duyar. Will’in önceden intihar girişiminde bulunduğunu ve babasının onu kurtardığını öğrenir. Görevinin Will’in intihar etmesini engellemek olduğunu anlar. Will’in yaşamak istemediğini, ölmek için İsviçre’ye Dignitas’a gitmek istediğini öğrenir. Dignitas’ta ötanazi yasaldır. Ailesiyle bir anlaşma yapmıştır ve altı ay sonra Dignitas’a gidecektir. Will bunları öğrenince kendisini kandırılmış hisseder. Ertesi gün işi bıraktığını ve sebebini yazan bir mektup bırakır ve eve gider. Bayan Traynor mektubu okuyunca Lou’nun evine gider, ondan işi bırakmamasını, istediği her olanağı ona sağlayacağını ister. Çünkü Will Lou’yu sever ve onunla birlikte gülmeye başlar. Önceden yapmadığı şeyleri Lou ile yapmaya başlar. Lou olanları Treena’ya anlatır. Treena üniversiteye başlamayı düşündüğü için onun işi bırakmasını istemez. Ona Will’in fikrini değiştirmek için bir şeyler yapması gerektiğini söyler. Lou bu fikirden hoşlanır ve ertesi gün Bayan Traynor’a fikrini söyler. Bayan Traynor çok istemese de eşi kabul eder. Lou ve Trrena araştırmalara başlar. Will’i nereye götürebileceklerini bulmaya çalışırlar. Treena üniversiteye başlar ve evden taşınır.

Lou, Will’i at yarışına götürmeye karar verir ama bu plan bir fiyasko olur. Tekerlekli sandalye yüzünden birçok sorun yaşarlar. İstedikleri yerde yemek yiyemezler ve Lou Will’in atları hiç sevmediğini öğrenir. Will’e arkadaşından klasik müzik konseri için bir davetiye gelir. Will, Lou’nun klasik müzik sevmediğini öğrenir ona klasik müziğin güzel olduğunu ve bu konsere gitmesi gerektiğini söyler. Lou da Will ile birlikte gitmek ister. Lou bu kez her şeyin yolunda gitmesi için için tüm önlemleri alır ve konsere giderler. Lou klasik müziği çok sever. Konser sırasında Lou ve Will yakınlaşırlar. Konser macerası sorunsuz bir şekilde biter. Lou Will’in kendi başına yazı yazabilmesi için bilgisayarına bir program indirir. Bu Will’in çok hoşuna gider artık yazılarını kendisi yazabilecektir.

Lou’nun doğum günü yemeğine Will de davet edilir. Lou’nun annesi ve babası Will ile çok iyi anlaşır. Fakat Patrick Lou’nun Will ile olan yakınlığını görünce sinirlenir ve Will’e hiç iyi davranmaz.

Lou sürekli Will’i dışarı çıkarmaya başlar. Onu şatonun etrafında, evin bahçesinde gezdirir. Konuşmaları sırasında Will Lou’nun kasaba dışında başka biryere gitmediğini öğrenir. Ona başka yerleri de gezip görmesini söyler. Lou bundan sonra Will’i götürmek istediği yerlere kendisinin gitmek istediğini ve Will’in de gelmesini istediğini söyler. Will hasta olu ve hastaneye yatar. Lou’da bu boşlukta kütüphaneye gider ve internetten Will’in durumundaki hastalarla konuşmaya başlar. Will’i nereye götürebileceği, nelerden hoşlanabileceği hakkında fikirler alır. Will hastaneden çıktıktan sonra Lou onu şarap tadımına götürür. Dönüşte Will, Lou’nun hep dövme yaptırmak istediğini ama ailesi kızar diye yaptırmadığını öğrenir. İkisi birlikte dövme yaptırırlar.

Lou’nun babası işten çıkarılır ve başka bir iş bulamaz. Bunu öğrenen Will babasıyla konuşur ve Will’in babası Lou’nun babasını işe alır. Lou evdeki yatak probleminden dolayı Patrick’e taşınır. Will bundan hiç hoşlanmaz. Lou’ya oraya taşınabileceğini söyler ama Lou istemez. Lou ve Will şatonun etrafında gezmeye çıkarlar ve Lou ona başından geçen bir olayı anlatır. Bu konuşma sırasında Lou ve Will duygusallaşır. Uzun uzun konuşurlar. Alicia ve Rupert’in düğün davetiyesi gelir. Will önce istemese de sonra düğüne gitmeye karar verir. Will ve Louisa düğüne giderler. Düğünde dans ederler. İçip saehoş olurlar ve akşam bir otelde kalırlar. Çok eğlenceli birgün geçirirler.

Lou Will için bir gezi planı düzenler. Ama bunun için Patrick’in koşu yarışına gidemeyecektir. Bu sebeple Lou ve Patrick arasında tartışma çıkar ve ayrılırlar. Lou Will’in yanına taşınır.Lou, Treena ‘ya Wiil’den hoşlandığını söyler. Will zatürre olur. Uzun süre hastanede yatar. Lou’nun hazırladığı planı gerçekleştiremezler. Lou Nathan’la birlikte başka bir plan hazırlar. Altı ayın dolması için çok az bir süre kalmıştır ve Lou’nun Will’in kararını değiştirmesi gerekiyordur. Lou tüm hazırlıkları yapar. Sorun çıkmaması için her şeyi önceden ayarlar. Sorunsuz bir şekilde giderler. Çok eğlenceli bir tatil geçirirler. Lou önceden denemediği şeyleri dener ve mutlu olur. O mutlu olunca Will de mutlu olur. Lou Will’e ondan hoşlandığını söyler. Ama Will sakat olduğu için onunla birlikte olmak istemez. Kararının değişmediğini Dignitas’a gideceğini söyler. Lou ne söylese de Will’in kararını değiştiremez. Ertesi gün kasabaya geri dönerler. Lou işi bırakır. Eve geldiğinde uzun süre odasından çıkmaz. Sonra olanları ailesine anlatır. Will ile görüşmez.

Bayan Traynor, Lou’yu arar ve ondan Dignitas’a gelmesini ister. Will onu görmek istiyordur. Lou gitmeye karar verir ama annesi buna karşı çıkar. Lou annesine rağmen İsviçre’ye gider. Orada Will ile son olarak konuşur. Will klinikte ötanazi ile derin bir uykuya dalar. Will Lou’ya bir mektup bırakmıştır ve Lou bu mektuba uyarak Paris’e gider. Will aynı zamanda ona üniversiteye gitmesi ve kendine bir hayat kurması için para bırakmıştır.

Jojo Moyes

IÇIMIZDEKI ŞEYTAN

Sabahattim Ali

içimizdeki şeytan.jpg

IÇIMIZDEKI ŞEYTAN

Ömer’le Nihat, Kadıköy vapuruna binmişlerdir Ömer, açık kumral saçlı, beyaz yüzlü ve yakışıklı ve birazcık da şişman biridir.  Nihat ise ufak tefek, zayıf ve soluk yüzlüdür.  Bu iki üniversite öğrencisi vapurda konuşurlarken öndeki kanepede oturan l bir genç kızı fark ederler.


Ömer, kızın yanına gidip konuşmaya çalışırken vapur iskeleye yanaşmış,  Nihat da bir rezillik çıkmasın diye Ömer'i takip etmiştir.  Ömer, kıza sesleneceği sırada uzak akrabaları Emine Teyze'yi görür. Emine Teyze, kızın adının Macide olduğunu söyler.  Emine Teyze,  akrabası olan Macide’yi musiki öğrenmek için Balıkesir'den İstanbul'a getirdiğini söyler.Emine hanım  Ömer ile Macid’yi  tanıştırır ve  Ömer’i evine davet eder. Ömer bu tesadüfe çok sevinmiştir.


Macide altı aydır Emine teyzesinin yanındadır. Oldukça zeki ve güzel bir kız olan Macide konservatuara gitmektedir. Emine Teyze'nin kocası Galip Bey bu işten çok  memnun olmasa da Macide'nin babasının gönderdiği  aylık kırk lira sayesinde sesini çıkarmamaktadır.


Macide, sesinin güzelliği ile herkesi kendine hayran bırakan bir kızdır. İlk önce musiki muallimi Necati Bey sonra da,  yerine atanan Bedri bey kendilerini Macide’yle ilgilenmekten alıkoyamamışlardır. Bedri, Macide’ye ilk önceleri sadece öğrencisi gözüyle bakarken sonraları Macide’ye ilgi duymaya başlamış aralarında duygusal bir yakınlaşma oluşmuş ama her ikisi de bunu belli etmemiştir. Fakat  Bedri Bey o sene  Balıkesir'den İstanbul'a taşınır.


Emine teyze ve Macide’nin yanından ayrılan Ömer; Nihat ile bir kahveye otururlar. Yanlarına sağcı yazar İsmet Şerif ve Emin Kamil gelmiş ve hep birlikte meyhaneye gitmişlerdir.


Ömer meyhaneden çıkıp Emine teyzesinin evine gelir.  O gün ise Macide babasının ölüm haberini almış, odasına kapanmış, bir daha da çıkmamıştır. Bunları öğrenen  Ömer, yatağının serildiği odada uykuya dalar.

Macide kendini musikiye adamış bir kızdır. Emine teyzesinin evini pansiyon gibi kullanmakta ve evdekilerle de samimiyet kurmamaktadır.  Sabah olunca Ömer Macide’yi konservatuara kadar bırakır ve akşam okuldan almak için de söz alır.

Ömer, postanedeki işine gidip işinden çıktıktan sonra Macide'yi almaya gider. Macide ile eve doğru yürürlerken Macide'ye olan duygularını açmış, . Macide de aynı duygularla olumlu cevap vermiştir.

Artık her akşam buluşmaya ve birlikte gezmeye başlarlar. Macide eve geç dönünce teyzesinden azar işitmeye, Galip amca da Macide’nin annesinin para göndermediğinden yakınmaya başlamıştır. Bunun üzerine Macide bavulunu toplayarak evden ayrılır.


Lakin nereye gidebileceğini bilmemektedir. Ömer, Macide'yi alarak kendi evine götürür ve karı-koca hayatı yaşamaya başlarlar. Ömer’in çalıştığı yerdeki Veznedar Hafız Efendi hapse düşen Kayınbiraderinin kefareti için gerekli olan iki yüz elli lirayı kasadan alıp kayınbiraderine vermiştir. Fakat bir türlü mahkeme görülmediği için parayı alamamaktadır.


Macide evlerine gidip gelen Nihat ve Profesör Hikmet’i hiç sevmemektedir. Evlendiğini söylediğinde ise onu tebrik ederler. Fakat Macide bu arkadaşlardan hiç haz etmemektedir. Üstelik evlendikten sonra Ömer ve Macide geçim sıkıntısı çekmeye başlamışlardır.  Sakıncalı ve tehlikeli siyasi yazılar yazmaya başlayan, sağcı örgütlerle ilişkisi bulunan Nihat, veznedar Hafız Efendi'yi vezneden para alma sırrı  hususunda tehdit edip para sızdırmayı önermiş ama Ömer bu fikri reddetmiştir.


Ömer’in aldığı maaş evi geçindirmek için yetmemekte ve geçim sıkıntıları gittikçe artmaktadır. para sıkıntısı gittikçe baş gösterir. Devletçe sakıncalı yayınlar yapan ve veznedardan tehdit yoluyla para koparmayı teklif eder; fakat Ömer bunu kabul etmez.



Profesör Hikmet, Ömer ile eşini saza davet eder. sazda Nihat,Emin Kamil, İsmet Şerif ve Hüseyinbe'yle karşılaşırlar. Macide sazda Bedri ile karşılaşır. Bedri ablası hasta olduğu için muallimliği bırakmış ve burada işe başlamıştır.  Bedri, Ömer’in de eski bir arkadaşıdır. Bu nedenle yeni evli çiftlere Bedri, para yardımında bulunmaya başlamıştır.  Bedri’nin Macide’ye olan aşkı devam etmekte ama açığa vurmamaktadır. .


Bir gün Ömer,  Macide ve Bedri’yi karanlık bir odada otururlarken görür. Bunun üzerine Ömer Bedri’yi evden kovar. Bedri’nin hastalıklı kardeşi Mediha ‘da Macide’ye kardeşini sömürdüklerini söylemiş Macide utancından düşüp bayılmıştır.


Ömer, en sonunda dayanamayarak veznedarı tehdit edip 250 lira alır fakat yaptığından utanıp parayı Nihat’ın evine bırakır.


Bir gün, Nihat,  Ömer VE Macide’yi bir hayır derneğinin müsameresine götürmüştür.  Tesadüfen, Bedri de oraya gelir. Macide sıkılıp eve gitmek istemiş ama Ömer, eski bir kız arkadaşı olan Ümit ile muhabbete daldığından eşini dinlememiştir.


Büyükdere’de bir gazinoya gidip içerlerken. Ömer Macide ile ilgilenmemiş eski kız arkadaşı Ümit ile uğraşmıştır.  O gece İsmet Şerif, Macide’ye yılışmış,  Macide onu iterek kendini dışarı atmıştır. Profesör Hikmet, de Ömer’in yanı başında Macide’ye asılmaktadır.  Ömer, her şeyi görmesine rağmen, Profesör'e borcu olduğundan dolayı hiçbir şey söylememiş ve Ümit ile alakadar olmaya devam etmiştir. Bunun üzerine Macide, Ömer’den tiksinmeye başlamıştır.


Ertesi gün Ömer, işe gitmiştir Macide öğleye kadar uyumuştur. . Macide artık Ömer ile yaşayamayacağının farkına varmış ve Ömer’e onu terk etmek üzere uzun bir veda mektubu yazmıştır.



O sırada kapı açılır ve Bedri içeriye girerek Ömer, Nihat ve diğer arkadaşlarının tevkif edildiklerini haber verir. Bedri ertesi gün Ömer’in kurtulacağını, onun bu işlerle bir ilgisi olmadığını, söyler. Başının biraz ağrırsa veznedar olayından ağrıyacağını haber verir. O günden sonra Bedri ile beraber Ömer'i ziyaret etmeye başlar. Lakin Ömer ile konuşacakları bir şey kalmadığından, ikisi de susarak oturmaktadırlar.


Bir gün Ömer’i ziyarete gittiklerinde, Ömer, Macide’ye, Bedri ile yalnız konuşmak istediğini söyler.. Macide dışarı çıkar. Ömer Bedri'ye,Macide’yi daha fazla üzmek istemediğini söyleyerek

 “İster onunla arkadaş ol, ister evlen; ama onu yalnız bırakma. ” der.


Bedri olanları Macide'ye anlatır ve Macide’ye evine taşınmasını teklif eder. Macide ise kabul edip Bedri ile yokuş aşağı yürümeye başlamıştır.

Sabahattin Ali 

KENDIME YENI BIR BEN LAZIM

Miranda Dickinson

kendime_yeni_bir_ben_lazım.jpg

KENDIME YENI BIR BEN LAZIM

Nell Sullivan, otuz üç yaşında, başarılı, iş odaklı yaşayan, bir barışıp bir ayrıldığı sevgilisiyle aynı işyerinde çalışan kontrol manyağı bir kadındır. Fakat bir gün içinde kendisini hem evsiz hem işsiz hem de sevgilisinden ayrılmış olarak bulur. Hayatındaki her şey kontrolünden çıkmıştır.

Nell Sullivan bu durumla baş etmek için bir çılgınlık yapmaya karar verir: San Francisco'da yaşayan kuzeni Lizzie'yi ziyaret etmek. Nell'in tamamen kontrolü dışında gerçekleşen bu gezi sayesinde Nell, daha önceleri hayal bile edemeyeceği tamamen başka bir dünyanın kapılarını aralar.

Kendime Yeni Bir Ben Lazım, kimi zaman güldüren kimi zaman da duygulandıran hikâyesiyle bazen "her şey bitti" dediğimiz anlarda bile aslında hayatın sürprizlerle dolu olduğunu gösteriyor okura.


"İyimser, samimi ve eğlenceli bir hikâye... sanki benimle konuşuluyormuş gibi hissettim."
-Hanna Insyirah-

"Uzun süredir okuduğum en iyi kitap. Gerçek bir romans."
-Joy Jones-

"Zekice, zekice, zekice! İhtiyacım olan her şey bu kitaptaydı."
-Jayne Simmons-

"Fantastik. Heyecan verici, romantik ve yenileyici."

Miranda Dickinson 

OLAĞANÜSTÜ BIR GECE

Stefan Zweig

olağanüstü bir gece.jpg

OLAĞANÜSTÜ BIR GECE

1914 yılında Rava-Ruska'da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Fredrich M. von R.nin yazı masasında bulunan notlar daha sonra ailesi tarafından gözden geçirilmesi istenerek yazara verilmiş. Stefan Zweig de sadece altı saatlik bir zaman dilimini kapsayan bu olağanüstü geceyi sadece ismini değiştirerek Olağanüstü Bir Gece kitabı ile yazıya dökmüş. Baron Fredrich'in hikayesi ise şöyle;

Tarihler 7 Haziran 1913 ü gösterdiğinde otuz altı yaşındaki barona erken ölen ailesinden bir miras kalmıştı. Kendisi bu fırsatı iyi değerlendirerek subaylık mesleğinden vazgeçmiş ve kendince emekliye ayrılmıştı. Ailesi soylu bir sınıftan geliyordu, normalde de durumu oldukça iyiydi. Üstüne bir de bu miras gelince tamamen zengin ve soylu bir aristokrat olmuştu. Tüm ilgi alanını lüks ve çok nadir uğraşlara ayırıyordu. Mesela antikacılardan nadir parçalar bularak bunları uygun bir sistemle dizmek ona çok keyif verirken, o günlerin en çok okunan kitaplarına ilk sahip olmak da bir diğer uğraşıydı. Tabii birde kadınlar vardı. Kadınlar kesinlikle ilgi alanına giriyordu. Fakat tüm bu zengin yaşayış bir süre sonra onu derin bir durgunluğa soktu. Tam altı ay sürecek bu uzun durgunluk döneminde tüm heveslerinden uzaklaştı. Artık ne kitaplar ne pahalı antikalar ne de kadınlar ona heyecan veriyordu. Sıradan bir hayatın tam içindeydi. Ta ki o olağanüstü geceye kadar.

O gün evden bir anlığına çıktı ve etrafın oldukça kalabalık olduğunu faytonların soyluları ve sosyeteden tanıdığı simaları sırayla götürdüklerini gördü. O da hemen bir faytona atladı. Arabacının sorusu ise bütün olayı açıklıyordu. Arabacı " At yarışlarına değil mi efendim? "demişti. Baron da bu soruya başını sallayarak cevap vermiş ve kendisini bir anda yarışlarda bulmuştu. Aslında altı ay öncesine kadar böyle olayları hiç kaçırmazdı. İçeri girdiğinde herkesin sıralarına oturduğunu, çok özenle giyindiklerini görmüştü. Yarışın başlamasıyla tüm soylular sanki bambaşka insan oluvermişlerdi. Bağırıyor, kazanmasını istedikleri atın ismini haykırıyorlardı. Bu heyecan bir anda baronu etkiledi. Çünkü onun uzun zamandır hissedemediği bir duyguyu tüm bu insanlar yaşıyorlardı. Ardından yarışlara biraz ara verildi. Bu ara esnasında baronun gözü bir hanımefendiye takılmıştı. Çok güzel ve alımlı olan bu kadın adeta gözleriyle barona cilve yapıyordu. Bu durum yine hoşuna gitti baronun. Çünkü gizli bir oyun ona heyecan vermişti. Fakat kadının yanında birden şişman ve kel bir adam belirdi. Elini kadının omzuna atmasıyla baron onun kadının kocası olduğunu anladı. Artık oyun bitmiş ve heyecanını yitirmişti. Yarışlar tekrar başlarken bir anda kargaşa oldu. Şişman ve kel adam o karmaşayla elindeki tüm kuponları düşürdü. Bir tane kuponda baronun ayağına denk geldi. Eline aldığı sırada yarış başladı. Maçı takip etmeye ve heyecanlanmaya başladı. Çünkü kuponundaki at yeniyordu. Yarış bitti ve tüm ikramiyeyi baron aldı.

Bu suç işleme duygusu ve yaşadığı heyecan ona tekrar bilet aldırttı. Yine maçı o kazandı ve çok fazla parası oldu. Fakat baron bu durumdan hiç memnun değildi. Soylu birisine hiç yakışmıyordu bu durum. Üzgün bir şekilde panayır gibi bir yere girdi. Burada insanların arasına karışmak ve durgunluğunun nedenini anlamaya çalışıyordu. Gece yarısına kadar yanına kimse gelmedi. Hatta insanlar ondan uzaklaşıyor gibiydi. Çünkü kıyafeti ve duruşuyla soylu biri olduğunu belli ediyordu. Dükkanlar ve lunapark kapanınca baronun yanında biri geldi. Bu bir fahişeydi. İlk kez birinin dikkatini çektiği için heyecan duydu ve onun peşinden gitti. Fakat biraz uzaklaşınca arkasında iki kişinin olduğunu gördü. Kadına çok yüklü bir para verdi ve arkasındaki iki kişiye de acıyarak onlara da para verdi. Para alan bu aciz insanların yüzündeki mutluluk ona çok büyük bir his yaşattı.

O akşam gördüğü herkese yardım etmek istedi. Baloncunun tüm balonlarını satın aldı, kek satan yaşlı kadının önünden kek alarak yüklü bahşiş bıraktı. Evlerin camlarından içeri paralar attı. En sonunda hayatının amacını ve kendi benliğini buldu. O akşamdan sonra çok mutlu ve bilinçli bir insan olarak yaşamaya devam etti. Hiç yalnızlık çekmedi aksine artık sokakta gördüğü her insanla muhabbet ediyor, yardımlaşıyor ve artık yalnızlık duygusunu zerre kadar hissetmiyordu.

Stefan Zweig

OTOMATIK PORTAKAL

Anthony Burgess

0001806049001-1_edited.jpg

OTOMATIK PORTAKAL

Otomatik Portakal adlı kitabında Anthony Burgess, oldukça farklı bir dille Alex adlı bir gencin çocukluktan olgunluğa erişim hikayesini anlatıyor. Modern bir klasik olarak nitelendirilen eser, bir klasik olmayı fazlasıyla hakkediyor. Hangi ülkede geçtiğini anlamasam da yazarın kendi ülkesi olan İngiltere'de geçmiş olabileceğini düşünüyorum. Kitapta ülkenin zalim ve otoriter bir rejimle yönetilmesi, adaletsizlikler ve halkın zalimce gerçeklerden uzak yaşamı dile getirilmiş.

Alex; Dim, Pete ve Georgie adlı dört gençten oluşan bir sokak çetesinin lideridir. Gündüzleri gayet normal bir genç gibi okuluna gitmekte, akşamları ise çetesiyle beraber yaşlılara, kadınlara saldırarak paralarını çalmakta, kadınlara zorla sahip olmaktadırlar. Ancak bu durum fazla uzun sürmez, çünkü bir gece barda oturmuş uyuşturucu katkılı sütlerini içerlerken çetelerinin en güçlü ve iri -aynı zamanda aptal- üyesi Dim ile çok basit bir konuda tartışırlar. Dim'e çok sert davranır. Çetenin diğer üyeleri Alex liderleri olduğu için pek bir şey söylemeseler de, Dim'e gereksiz yere çıkışmasından rahatsız oldukları bellidir. Ertesi günlerde yine çete işleri yaparlarken Alex bazı şeylerin değiştiğini fark eder. Otoritesi sarsılmıştır bir kere.

Bir gece, Pete bir fikir ortaya atar. Kedileriyle yaşayan yaşlı ve yalnız bir kadının evine girip evindeki altın, gümüş ve antikaları çalacak, daha sonra da bunları kara borsada satacaklardır. Bunu daha önce hiç yapmadıklarından Alex pek benimsemez ama Dim'le yaşadıkları olaydan sonra pek karşı çıkmak istemez ve kabul eder. Evin önüne gittiklerinde Alex pencereden içeri girerek yaşlı kadını etkisiz hale getirmeye çalışır. Fakat önceden hazırlıklı olan kadının direnmesini önlemek o kadar da kolay olmayacaktır. Kadının kedileri Alex'in üstüne atlar, o da o arada bir vazoyla kadının kafasına vurur. Kadın ölmüştür ölmesine ama önceden polisi çağırmıştır. Polis geldiğinde çete arkadaşları Alex'i satmaya önceden hazırdır zaten. Her şeyin Alex'in fikri olduğunu, kadını onun öldürdüğünü söylerler. Böylece Alex tutuklanır ve tam on dört yıl hapis cezası alır.

Alex'in hapise girmesinin üzerinden tam iki yıl geçmiştir. Üç kişilik küçük bir hücrede altı kişi kalmaktadırlar. Ama en azından aralarında sapık yoktur. Alex ilk tutuklandığında böyleleri ile de karşılaşmıştır ne de olsa.

Bir akşam hücrelerine yeni bir mahkum getirilir. Biraz kendini beğenmiş ve geveze bir mahkumdur doğrusu. Gece herkes uyuduktan sonra Alex'in yanına yatar. Alex bunu fark edip de uyanınca olanlar olur. Hep beraber bu yeni gelen mahkumu dövmekten beter ederler ve sonunda o da bayılır ve yere düşerek öylece kalır. Diğerleri de uykularına kaldıkları yerden devam ederler.

Sabah uyandıklarında, diğer mahkumun hala aynı yerde yatmakta olduğunu görürler. Çoktan ölmüştür. Herkes telaşla birbirini suçlamaya başlar. Sonunda, hepsi birden öldürücü darbeyi Alex'in yaptığına karar verirler. Gardiyanlar gelip de cesedi götürdüklerinde de aynı şeyi söylemeye devam ederler. Akşama doğru, içişleri bakanı ve hapishane müdürü gelirler. İçişleri bakanı hapishanelerin ne kadar dolu olduğundan, hapis cezasının mahkumlar üzerinde hiçbir etkisi olmadığından şikayet eder. Islah etme adı verilen yeni bir yöntem bulmuşlardır ve olayın olduğu hücrenin yanına ulaştıklarında Alex'i işaret eder ve bu yöntemi ilk olarak onun üstünde deneyebileceklerini söyler. Her şey yolunda giderse Alex iki hafta içinde özgürlüğüne kavuşabilecektir. Tabii bunu seve seve kabul eder.

Ertesi sabah, Alex'i almak için gelirler ve hapishane binasına pek de uzak olmayan yeni bir binaya götürürler. Burada herkes ona çok iyi davranmaktadır, hapiste gardiyanların yaptığı gibi kimse dövüp sövmemekte, aksine tatlı bir dille konuşmaktadır. Ona çok yeni ve güzel bir pijama takımı verirler ve küçük, temiz bir odaya götürürler. Burası artık onun odası olacaktır. Ertesi sabah ise işin iç yüzü ortaya çıkar. Onu kötü bir insan olmaktan kurtaracak, iyilik yapmasını sağlayacak denen ıslah etme yöntemi, tam bir işkencedir. İki haftalık tedavi (!) sonunda, onu özgür bırakırlar. Artık şiddet uygulama isteği olduğunda tuhaf bir hastalığa tutulmakta, bu yüzden de istemeden de olsa herkese iyi davranmaktadır. İlk iş olarak bir yerde kahvaltı yapar ve sonra da annesi ve babasıyla yaşadığı eski evine gider. Kapıyı açtığında annesi, babası ve bir yabancıyı kahvaltı ederken görür. Onun yokluğunda ailesi odasını bir başkasına kiralamıştır. Hayal kırıklığıyla kendi evinden çekip gider.

Ne yapacağını bilemeyerek sokaklarda dolaşmaya başlayan Alex, intihar etmeye karar verir. Fakat en az acı verecek yöntemi bulamadığından belki bununla ilgili bir kitap bulabileceğini düşünerek şehir kütüphanesine gider. Orada eski çete günlerinde kötülük yaptığı bir yaşlı adamla karşılaşır. Adam onu tartaklamaya başlar fakat şiddet uyguladığında hastalandığından karşılık veremez. Kütüphane müdürü polisi çağırır ve bir süre sonra iki polis çıkagelir. Polislerden biri Alex'in eski çete arkadaşı Dim, diğeri ise eski düşmanlarından biridir. Alex'i alarak şehirden uzak bir ormana götürerek öldüresiye dövüp sonra da çekip giderler. Alex kendine geldiğinde yakınlardaki bir köye yürümeye başlar. Bir eve rastladığında kapıyı çalar ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Bir adam kapıyı açar ve onu içeri alır. Ona çok iyi davranır, fakat sonradan amacı anlaşılır. Adam hükümet karşıtı bir siyasetçidir. Alex'i de hükümetin yeni yönteminin kurbanı olarak herkese göstererek prim yapma peşindedir. Birkaç arkadaşı ile beraber Alex'i bir eve götürürler. Sonra da kapıyı kilitleyip ona şiddet dolu müzikler dinletirler. Buna dayanamayan Alex, camı açar ve aşağı atlar. Ölmemiştir, fakat birçok kemiği kırılmıştır ve oldukça kötü durumdadır.

Kaldığı hastanede onu tedavi ederler. Artık şiddete tepki vermemektedir. Eski günlerine geri dönebileceğine inanır ve yeniden bir çete kurar.

Bir akşam, Alex yeni çetesiyle katkılı süt içerken, canı sıkılır ve arkadaşlarından ayrılıp yürümeye başlar. Canı çay içmek ister, oldukça sıradan insanların oturup sohbet ettiği bir mekana girer ve kendine bir çay söyler. Oturmak için yer ararken eski arkadaşı Pete ile karşılaşır. Bir bayanla oturmuş kahve içmektedir. Alex'i gördüğüne mutlu olur ve sohbet etmeye başlarlar. Pete yanındaki bayanın karısı olduğunu söyleyince Alex çok şaşırır, Pete'nin evlenebileceğini hiç düşünmemiştir.

Evine döndüğünde kendisini yeni bir his karşılar, baba olmak istediğini fark eder. Tabii bunun için bir eşe ihtiyacı vardır. Alex artık büyümüştür.

Anthony Burgess

MOMO

Michael Ende

333771b_edited.jpg

MOMO

Günün birinde güzel kokulu çiçekler, masmavi gökyüzünün ve cıvıl cıvıl öten kuşların olduğu bir kentte yaşayan güzel bir kız varmış. Adı Momo’ymuş. Momo’yu yaşadığı kentte bilmeyen yokmuş. Herkes bu kentteki güzelliklerin Momo’nun sayesinde olduğunu düşünürmüş. Onun için Momo’nun kentten gitmemesi için her gün sohbet edip dertleşirlermiş. Momo’nun en önemli gücü gözleriymiş. Karşısındakini hem dinler hem de ne anlattığını merak edip anlattığı konuya yoğunlaşırmış. Konuya yoğunlaşmak için gözlerini dikip karşısındakine bakarmış. Momo’nun en yakın iki arkadaşı varmış. Arkadaşlarının isimleri ise Nogra ve Lila’ymış.

 

 

 

Momo’yu çocukların hepsi çok severmiş. Momo’yu herkes sırdaş ve yakın bir dost olarak görürmüş. En sevdikleri şey ise onunla oyun oynamak ve sohbet etmekmiş. Momo’nun da sohbetine doyum olmuyormuş. Herkes Momo’yla sohbet etmek istiyormuş. Herkes onunla sohbet ederken çok büyük zevk alıyormuş. Çünkü o deniz mavisi gözlerini açıp dinlediğinde karşısındakinin ağzından kelime fışkırıyormuş adeta.

Momo’nun en yakın iki arkadaşı vardı. İlki ihtiyar olan ama gençlere taş çıkarabilen Beppo’ydu. Kendisi bir çöpçü olup sabahtan akşama kadar kaldırımları süpürürdü. En yakını ise Momo’ydu. Çünkü herkes Beppo’yu deli olarak adlandırmıştır. Bunun nedeni ise Beppo cevap vermeden önce çok uzun düşünmesidir. Kelimelerin anlamlarına çok fazla dikkat eder çünkü kendisi. Bir de hem genç hem de yakışıklı olan Girolamo vardı. Ama herkes ona Gigi derdi. Hayalleri çok zengin olup refah içinde yaşamaktı ve hep eğer bir gün çok paraya sahip olursa; zenginliğin kendisini değiştirmeyeceğini savunurdu. Geçmişten günümüze gelen efsane ve halk hikâyelerini kendi yorumlayarak anlatan Gigi, şehrin masalcısıydı. Ve herkes gibi onunda ilham kaynağı Momo’ydu.

Bu arada Momo’nun çok eski bir dostu varmış. Adı Bilge Orantusmuş ama herkes ona Zaman Dede dermiş. Zaman Dede çok gizemli biriymiş. Momo eski arkadaşını ziyarete gittiğinde çok şaşırmış, deniz mavisi gözleri açık kalmış. Masanın üstünde gri kutular, küçük dikdörtgen şeklinde telsizler, içinde renkli değişik şekiller ve yazılar olan siyah bir kutu, müzik sesi gelen kutular ve daha birçok şey varmış. Zaman Dede Momo’ya ‘Bunları başka zamanlardan getirdim’’demiş ve hepsinin ne olduğunu anlatmaya başlamış. Zaman Dede Momo’ya ‘’masanın üstündeki kutular, bilgisayar ; dikdörtgen şeklindeki telsizler, telefon ; siyah kutu, televizyon ; içinden müzik çıkan kutu ise radyo. ’’demiş. Momo bu isimleri daha önce hiç duymamıştı. Zaten bu kentte bu aletleri Zaman Dede’den başka kimse bilmiyormuş. Herkesin Zaman Dede’ye Zaman Dede demesinin sebebi ise zamanda yolculuk etmesiymiş. Herkes zaman dede gibi zamanda yolculuk etmek istiyormuş. Zaman Dede tekrar zamanda yolculuk yapacakmış ama bu sefer yalnız gitmeyecekmiş. Momo’yu da yanında götürmek istiyormuş. Fakat bunu daha Momo bilmiyormuş. Zaman Dede Momo’ya ‘’benimle gelmek ister misin?’’demiş. Momo’da zamanda yolculuk yapmanın nasıl olduğunu merak ettiğinden teklifini geri çevirmemiş. Momo’yu yanında götürmesinin sebebi ise Momo’nun zekasına güvenmesiymiş. Çünkü Momo çok zeki bir kızmış. Fakat Zaman Dede’nin bu seferki yolculuğu alet getirmek için değil zaman tünelini sabote eden kırkılıkları engellemekmiş.

Zaman Dede Momo’ya biraz kırkılıklardan bahsetmiş. Kırkkılıklar canlı zamanları çalan, kılıktan kılığa geçen, insanları kandıran kötü insanlarmış. Zaman tünelinde kırkılıklarla karşılaşabilirlermiş. Bunun için Zaman Dede Momo’ya kırkılıklardan kurtulmak için bilgi vermiş. Onlardan kurtulmanın tek yolu ise onların şirketlerini bulup kocaman siyah kutunun içindeki çalınan zamanı serbest bırakmakmış. Zamanı serbest bırakmak için o kutuyu açması gerekirmiş ama o kutuya ulaşmadan önce zaman böceklerini yenmesi gerekirmiş. Zaman böceklerinin gücü ise hipnoz etmekmiş. Eğer bir insan zaman böceklerine çıplak gözle bakarsa onların istediklerini yapıp, hipnoz olurmuş. Zaman Dede’nin Momo’ya ‘’Sakın kırkılıkların seni kandırmasına izin verme!Onlar zeki yaratıklar, kılıktan kılığa geçme yetenekleri var ve karşısındaki insanları kandırırlar. ’’demiş.

Zaman Dede Momo’yu gizli bir odaya götürmüş. Oda parlak ve göz alıcı ışıklarla doluymuş. Zaman Dede elindeki garip kumandalara basmış ve Momo kendini birkaç saniyede bir tünelde bulmuş . Bu tünelin adı zaman tüneliymiş. Momo zaman tüneline girince heyecanlanmış. Çünkü yaşayacağı maceralar gözünün önünden bir perde gibi geçmiş. Zaman Dede ve Momo bir kente gelmişler. Momo şimdiye kadar hiç böyle büyük ve gürültülü bir kent görmemişti. Etraftaki beton yığınları bütün yeşil alanları kaplamıştı. Hiçbir yerden cıvıl cıvıl kuş sesi gelmiyordu. Hele o güzel kokular yerine adeta duman kokuları kentin dört bir yanını sarmıştı. Zaman Dede etrafa bir baktı ve hızlıca yürümeye başladı. Momo ne olduğunu anlamamıştı ama Zaman Dede’yi bu büyük kette kaybetmemek için Zaman Dede’nin adımlarını takip etmiş. Momo Zaman dedeye neden hızlı gittiğini sormuş. Zaman Dede Momo’ya kırkılıkların onları takip ettiklerini söylemiş ve Momo ile Zaman Dede saklanmak için gizli bir yere gitmişler. Momo neden takip ettiklerini sormuş. Zaman Dede de ‘’çünkü bizi burada istemiyorlar. Onlar, işlerini kimse anlamasınlar diye kılıktan kılığa geçiyorlar. Fakat biz onlarla ilgili her şeyi biliyoruz. ’’demiş. Bu gizli yere kırkılıklar girmekten çekiniyormuş çünkü gittikleri yer kirli, pislik içinde bir mahalleymiş.

Momo mahalleye vardığında evlerin pencelerinden içeri bakmış, herkesin bir siyah kutunun önüne oturmuş, bir şeyler izlediğini görmüş. Momo bu insanların nereye baktığını anlayamamış. Fakat biraz düşündükten sonra izledikleri aletin telvizyon olduğunu anlamış. Momo bunu Zaman Dede’nin evinde de görmüştü. Momo ile Zaman Dede salaş bir sokağa saptıktan sonra belki de mahallede bulunabilecek en temiz eve gitmişler. Burası Zaman Dede’nin evine çok benziyormuş. Burada da değişik bir sürü aletle, kilitli bir kapı varmış. Zaman Dede kapının arkasında ne olduğunu merak edip, kapıya doğru yönelmiş. Fakat kapı kilitliymiş. Momo ile Zaman Dede kapının anahtarını aramışlar fakat hiçbir yerde yokmuş. Bakmadıkları son bir yer kalmış. O da üzerinde‘’CANLI ZAMAN’’yazan bir sandıkmış. Zaman Dede bu sandığı kapağını aralamış ve içinde tek bir anahtar varmış. Sanki özellikle Zaman Dede’nin bulmasını isteyen biri koymuş gibi duruyormuş anahtar. Zaman Dede tekrar kapıya doğru yönelmiş ve kapıyı dikkatlice açmış. Kapının içinde kocaman bir şirket varmış. Şirketin üstünde ‘’İLERİ TEKNOLOJİ ZAMAN MEKZİ’’yazıyormuş. Şirketin içine girdiklerinde onları kocaman bir kırkılık ordusu bekliyormuş. Zaman Dede çok büyük bir şaşkınlık içerisindeymiş ve ne yapacağını şaşırmış. İlk önce Momo’yu arkasına alıp, etrafa göz gezdirmiş. Kırkkılıklar ellerinde Momo’nun şimdiye kadar hiç görmediği silahlar taşıyorlarmış. Kırkkılıkların yanında zaman böcekleri varmış. Zaman Dede bunu fark edip, yanına aldığı gözlükleri takmış ve bir tanede Momo’ya vermiş.

Zaman Dede kırkılıklarla ilgilenirken Momo’da kocaman siyah kutununu olduğu odaya ulaşmaya çalışmış. Fakat önünü zaman böcekleri kesmiş. Sonra Momo yanındaki renkli topu çıkarıp ileri doğru fırlatmış. Top zaman böceklerinin ilgisini çekmiş ve zaman böcekleri topa doğru yönelmişler. Momo kapıdan içeri girdiğinde büyük küçük her boyutta siyah kutular görmüş ve şaşırmış. Yerlerde ise siyah kareler varmış. İçerisi fazla aydınlık değilmiş. Siyah kutuları açmaya çalışmış ama hepsi kilitliymiş. Hemen anahtarı aramaya başlamış. Yürürken yerdeki taşların biri oynamış. Momo yere eğilmiş ve taşı kaldırmış . Taşın altında saman varmış. Samanları karıştırmış içinde ise bir sürü anahtar varmış. Momo anahtarları görünce (bilgi yelpazesi. com) heyecanlanmış. Çünkü zamanı azmış. Zaman Dede kırkılıklar Momo’yu fark etmesin diye kırkılıkların dikkatini üstüne doğru çekmeye çalışmış. Momo anahtarları teker teker denemiş. Fakat hepsini açamamış. Sonunda bir kutunun içinden Tik Tak cüceleri çıkmış ve Momo’ya yardım etmişler. Momo Tik Tak Cücelerine ‘’neden buradasınız’’ diye sormuş. Tik Tak Cüceleri ise Momo’ya ‘’Kırkkılıklarla ilgili her şeyi biliyoruz. Bu yüzden bizi esir aldılar’’ demiş. Bütün kutuları açmışlar ve canlı zamanları serbest bırakmışlar. Böylece kırkılıklar teker teker yok olmuş. Yanlarındaki zaman böcekleri de yok olmuş. Çünkü zaman böcekleri canlı zamanlarla besleniyorlarmış . Bunlardan sonra Zaman Dede ile Momo kentlerine dönmüşler. Tabi yalnız dönmemişler. Yanlarında cüceleri de götürmüşler. Gittikleri kentte duman kokuları etraftan kalkıp, yerine tertemiz çiçek kokuları gelmişti. İnsanlar artık gülerek, birbirlerine ‘’Günaydın’’ diyorlarmış. Artık zaman insanlar için önemli olmuş, değerlenmişti. İnsanlar zamanı boşa harcamaz olmuşlardı. Momo tekrar kentinde çocuklarla oynayıp, gençlerle dertleşiyormuş. Arkadaşları ise Lila, Nogra ve tik tak cüceleriymiş. Momo daha sık gelip gidermiş Zaman Dedeye. Zaman Dede ise aletlerden esinlenip icat yapmaya meraklı olmuş. Arada sırada Momo zaman dedeye giderken yanında Tik Tak Cücelerini de götürüyormuş. Tik Tak Cüceleri ise gittiklerinde Zaman Dede’ye yardım ediyorlarmış. Momo’nun hayatı da böyle sürüp gitmiş…

Michael Ende

ELLERIMI BIRAK RÜYALARIMA DOKUN

Thomas Hardy

0001736299001-1_edited.jpg

ELLERIMI BIRAK RÜYALARIMA DOKUN

"Sevmek 'seviyorum' demek değil, yüreğinde hissetmektir. Aşk, yanında olanı sevmek değil, bazen gelmeyecek birini beklemektir."

"Kalp midir insana 'SEV!' diyen, yoksa yalnızlık mıdır körükleyen? Sahi nedir sevmek? Bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı?

Dokun Rüyalarıma… Hayallerime… Sevgime… Herşeyime…

Sokaklar rüyalarımı kirletirken, yok ederken içime saklan ve hep orada kal… Her nefes alışımda seni hissetmeliyim. Umudum ol…

Dokun rüyalarıma tekrar…

Ellerim zaten senin…

Gerçek aşkı arayan bir kadının zor seçimlerini anlatan, kalbinize dokunacak, tek nefeste okuyacağınız enfes bir roman ellerinizin arasında duruyor...

Thomas Hardy

ON İKİ GÜN

Debbie Macomber

0001743334001-1.jpg

ON İKİ GÜN

Satış elemanı olarak çalıştığı mağazada mutsuz olan ve sosyal medya ile ilgili bir işin hayalini kurarak blog yazmaya başlayan, neşeli, sevecen Julia...

 

Julia’nın kapı komşusu olan, asık yüzlü, huysuz ama çok yakışıklı Cain.

 

İkilinin yolu her sabah asansörde kesişirken, hangisinin duyguları galip gelecek?
Julia, kendisini sinir bozucu bulduğunu söyleyen bu adamı “iyilik planı” ile alt edebilecek mi?
Ve en önemlisi Cain, aralarında gelişen ilişkinin ardındaki sırrı öğrendiğinde her şey aynı kalacak mı?

 

DebbieMacomber’ın kitapları dünyada 200 milyon adetten fazla sattı ve 23 dile çevrildi.

 

Günümüzün en popüler yazarlarından olan Macomber’ın başarısının sırrı, insan ilişkilerinde özlediğimiz sıcaklığı büyülü kalemiyle okuyuculara yaşatması.

Debbie Macomber

THE 100

Kass Morgan

0000000614491-1_edited.jpg

THE 100

Onlar Yalancı, Onlar Hırsız, Onlar Asi, Onlar Kahraman Onlar İnsanlığın Kaderini Belirleyecek 100 Genç...Yaşanan nükleer felaket dünyanın sonunu getirmiş, bu büyük felaketten sağ kurtulan insanlar 300 yıl boyunca Dünya'nın yörüngesindeki bir uzay gemisinde varlıklarını sürdürmüştür. Tükenmeye yüz tutan kaynaklarla koloniyi ayakta tutmaya çalışan yöneticiler, nüfusu kontrol altında tutmak için en sert tedbirleri almakta, hafif suçlar için bile idam cezası uygulanmaktadır. Öyle ki çocuk suçlular on sekiz yaşına geldiklerinde idam edilmektedir. Ama ölümlerini bekleyen bu gençlerin artık çok önemli bir görevi vardır. Gözden çıkarılmış genç suçlulardan oluşan 100 kişilik bir ekip, geçen zaman içinde yerleşime hazır hale gelip gelmediğini test etmek için Dünya'ya gönderilecektir. Koloninin geleceği, onların elindedir. 100 ekibi farklılıklarını, geçmiş hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp birleşmeli ve bilinmezlerle dolu Dünya'da hayatta kalmaya çalışmalıdır. Ama ihanetler, sırlar, henüz bitmemiş ve yeni başlayan aşklar gün yüzüne çıktıkça bir arada kalmaları gittikçe zorlaşacaktır.

Kass Morgan

Kitap Stack

KITAPLAR SOĞUK AMA,GÜVENILIR DOSTLARDIR.

Victor Hugo