google.com,pub-1575366590751865,DIRECT,f08c47fec0942fa0
 

ÇILE

Necip Fazıl Kısakürek

çile.jpg

ÇILE

“Dünya güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık. Yaşarken temiz kalsaydık, ölürken yıkanmazdık.”

Bu güzel sözü söyleyen; güzel bir adamın kitabı olan Çile, Necip Fazıl Kısakürek’in konulara göre bölümlere ayrılmış şiirlerinden oluşmaktaydı. Ve toplam on altı bölüm bulunmaktadır.

İlk bölümde Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinin kaynağı ve neden şair olduğu ile ilgili sorulara cevap vermektedir.

İkinci bölümde, Allah sevgisi ve bağlılığı ile alakalı şiirler bulunmaktadır. Hatta kitabın adını taşıyan ‘Çile’ adlı şiir de bu kategoridedir. Birkaç mısra da buraya bırakmak isterim.

“Pencere koştum: Kızıl kıyamet!
Dedikleri çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.”

Üçüncü kısım da ise insan benliği ile alakalıydı. Ruhun temizliği, dinginliği ahlak ve peygamber efendimiz adına yazılan şiirler bulunmaktaydı. Bir sonraki bölümde ise Necip Fazıl Kısakürek ölümü ele almıştı. Ecelin gelip kapıya çattığının habercisiydi sanki.

Beşinci bölümün temel konusu ise şehirlerdi. Ki Necip Fazıl, İstanbul’a olan sevgisini anlatan birçok şiiri vardı. Ama her şeyden önemlisi, kendisini Kaldırımlar adlı şiiri ile tanmış olarak bu meşhur şiiri ise Şehirler kategorisinde yer alıyordu.

“Kaldırımlar, çilekeş yalnızlığın annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”

Bir sonraki bölümde ise Necip Fazıl Kısakürek doğanın, tabiatın ayrıcalık ve eşsizliğinden bahsedip, azgın dalgaların; sert rüzgârların, ağaçlarda savrulan yaprakların dili olmuştur. Yedinci bölümde ise kadınlardan bahsedilmiş. Ama genel olarak iki mısralık sözler demek daha uygun olur o bölüm için. İki satırlık mısraların içinde de direk ‘kadın’ ifadesi geçiyordu, oradaki anlamı kelimelerin gölgesinden bizler çıkarıyorduk.

“Kadından kendisinde olmayanı isteriz;
Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz…”

Sekizinci bölümün ana teması ‘korku’ idi. Korkunun bin bir çeşidi vardır. Karanlıktan, ölümden, yalnızlıktan, ihanetten, yalandan korkmak gibi mesela… Ama burada anlatılan asıl korku bence ölümdü. Ölüp, toprağın altında bir başına olmanın korkusu anlatılıyordu sanki dizeleri oluşturan kelimelerin arkasında.

“Gün bitiyor şafakta,
Biliyor, biliyorum:
Tabut gıcırdamakta
Ve hevesler damakta…”

Bir sonraki bölümde ise ‘Daüssıla’dan yani yurt özleminden bahsediliyordu. Farklı yurt özlemlerinden… Birine; bir anne kucağıdır yurt. Birine ise yaşadığı memleket, birine ise gurbetteyken kokusu burnunda tüten can şehri… Sana, bana, ona göre değişir. Tek bir ortak noktası ise herkes gönlünden bağlanmıştır can yurduna. Ve duyulan özlemler hep aynıdır. Acı bir şekilde, derin nefes aldığında koklamak istediğin kokunun burnunda tütüp; burun direğini sızlatmasıdır.

“Hasretim, her tümseğin, her çatının ardında;
Kelimenin üstünde, cümlelerin altında…”

Onuncu bölümde ise konumuz ‘Ukde’ başlığı altında toplanan şiirlerdi. Ki bilirsiniz ukdenin iki anlamı vardır. Bir düğüm anlamına gelirken birde içinde dert olan şey anlamına da gelmektedir. Bu başlığın kesin bir anlamı yoktu aslında. Şiirler her iki anlamı da barındırıyordu. Zamanın attığı düğümler ile şöhretin içinde geçirilen dertlere denk geliyordu.

“Nedir zaman, nedir?
Bir su mu, bir kuş mu?
Nedir zaman, nedir?
İniş mi, yokuş mu?”

Daha sonraki bölümlerde ise kahramanlık ve savaşlar gibi ülkemiz için önemli olaylar adına yazılmış şiirler bulunmakta. Kahraman dediğimde aklınızda bir sınırlandırma olmasın. Necip Fazıl Kısakürek geçmişin geçmişine giderek Yunus Emre’ye dayanana kadar kahramanlarını bizimle paylaşmıştır.

“Rüzgâra bir oku ver ki, hırkandan;
Geleyim, izine doğru arkandan;
Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,
Medet ey dervişim, Yunus’um medet…”

Son bölüm var ki diğer tüm bölümlerden farklı. Necip Fazıl Kısakürek; bize şiiri anlatıyor. Hani bazı insanlar için şiir mısralardan oluşan ve herhangi bir anlam ifade etmeyen dörtlükler ya, sanki bu düşüncelerinize karşın gerçekleri anlatmak için yazılmış bir bölüm.

“Şiirde baş unsur, fikirle hissin ara çizgisi üzerinde, duygulaşmış düşüncelerdir.”

Necip Fazıl Kısakürek 

ÜVERCINKA

Cemal Süreya

üvercinka.jpg

ÜVERCINKA

Cemal Süreya, ilk kitabı Üvercinka 1958'de çıktığında, 27 yaşında, ilk şiiri ("Şarkısı Beyaz") daha beş yıl önce yayımlanmış genç bir şairdi. Bu kitapla çağcıl Türk şiirinin en çok konuşulan, en çok tartışılan akımlarından İkinci Yeni'nin öncülerinden biri olacağını ne kendisi ne de bir başkası bilebilirdi.

Lirik, erotik, ideolojik... Sıcak, tılsımlı ve ölümsüz.

Türk şiirinin kavşak noktasında, tek başına ayakta duran bir kitap.

Cemal Süreya

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ

Özdemir Asaf

yalnızlık paylaşılmaz.jpg

OTUZ BEŞ YAŞ

Cahit Sıtkı Tarancı

otuz beş yaş.jpg

OTUZ BEŞ YAŞ

Cahit Sıtkı Tarancı 4 Ekim 1910'da Diyarbakır'da doğdu. İlkokulu orada, ortaokulu İstanbul'da Saint Joseph'te, liseyi Galatasaray'da okudu. Şiire lisede başladı. 1931'de Mülkiye Mektebine yazıldı, bitirmeden ayrıldı. 1939'da Paris'e gitti, Science Politique'e girdi. İkinci Dünya savaşının çıkması üzerine yurda döndü. Askerliğini Edremit'te yaptı (1941-1943). Bir süre İstanbul'da babasının bürosunda çalıştı. Sonra Ankara'da Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığında çevirmenlikle görevlendirildi. 1951'de evlendi. 1954 başında hastalandı. İki yıl tedavi gördü, ama iyileşemediğinden Viyana'ya gönderildi. 12 Ekim 1956'da toprağa verildi. 1946'da C.H.P. Şiir Yarışmasında `Otuz Beş Yaş' adlı şiiriyle birincilik ödülünü kazandı. 1957'de Varlık dergisinin soruşturmasında yaşayan sanatçıların en beğenileni seçildi.

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider.

Cahit Sıtkı Tarancı'nın, bu dizelerle başlayan "Otuz Beş Yaş" şiiri, Türk edebiyatının kült şiirleri arasındadır. Bir başka şiir ustamızın, Behçet Necatigil'in deyişiyle: "Şiirlerinde yaşamanın ve aşkın güzelliğini öven, ölümün üstünlüğünü vurgulayan, Türkçe'yi bütün tatlılık ve anlatım gücüyle şiire geçiren Cahit Sıtkı Tarancı, döneminin en çok okunan şairlerinden biri olmuş, hiçbir akıma bağlanmadan kendine özgü bir şiir geliştirmiştir. Şiirle ilgili bir soruya verdiği yanıt da bu doğrultudadır: 'Şiirle hayat arasındaki sıkı ilişkiye inandığım içindir ki, şiiri hiçbir zaman bir düşüncenin kanıtlanması (...) olarak düşünmedim. Şiirin yapısının gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin özgürlük aşkıyla da açıklanabilir. Bunun için, baskı rejimlerinde ilk isyan bayrağını açanların daima şairler olduğuna şaşmamak gerekir.'" Tarancı'nın bütün şiirlerini, değerli eleştirmen Asım Bezirci'nin titiz derlemesiyle sunuyoruz.

Cahit Sıtkı Tarancı

BÜTÜN ŞIIRLER

Orhan Veli Kanık

bütün şiirleri.jpg

BÜTÜN ŞIIRLER

Orhan Veli: Türk şiirinin "zincirkıran"ı, "kasketgiydiren"i, "sivilleştiren"i, "açıkhavaozanı" ..."Orhan Veli çok daha ileriye bir adım attı: Şiirin kendi öz bir dili, bir vezni olmadığı gibi kendine öz konuları da olmayacağını gösterdi, ahengin, musikinin de şiirden kaldırılabileceğini anlattı."-Nurullah Ataç"Orhan Veli'nin kavgası, edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun daha verimleridir biraz."-Cemal Süreyya"Her tümce bir yana, açık havanın ozanıdır Orhan Veli her anlamda. Caddeler genişledi, kitaplar inceldiyse Çalap'ın işi değildir bu. Geleceğe doğru süren bir şimdinin şiir etkisi! Yalnızca gam değişikliği de değil, hepten Atonal. Orhan Veli olayı da, olaylığını yitirmiştir artık. Şiiri ise kalmıştır görünüyor, geniş açıdan bir deyişle."

Orhan Veli Kanık 

MEMLEKETIMDEN INSAN MANZARALARI

Nazım Hikmet

memleketimden_insan__manzaraları.jpg

MEMLEKETIMDEN INSAN MANZARALARI

Beş kitaptan oluşan 535 sayfalık Memleketimden İnsan Manzaraları kitabının arka kapağında eser için “külliyat” nitelendirmesi yapılmış olsa da bu eserin belli bir hikayesi ve dönemi olan bağımsız bir çalışma olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.

İçeriğindeki siyasi ve ekonomik konulara bakıldığında kitabın 1940-1945 döneminde yazıldığı anlaşılmaktadır; ancak, meşrutiyet, Birinci Dünya Savaşı (özellikle Çanakkale Savaşı) ve Kurtuluş Savaşı da anlatılır.

Eser varsıl-yoksul, zayıf-güçlü iki yüzden fazla karakter barındırmaktadır. Karakterlerin hikayeleri teker teker ele alınmaktadır. Kartallı Kazım, Nuri Öztürk gibi karakterlerden kitabın ilerleyen bölümlerinde yeniden bahsedilse de karakterlerin birçoğuna yalnızca bir defa değinilmektedir. Kitabı okurken, bütünlükten kopmamak amacıyla karakter isimlerinin bir not kağıdına yazılması önerilir.

İlk iki kitapta başkarakter olarak nitelendirilebilecek bir kişi bulunmamaktadır. Üçüncü kitaptan itibaren olaylar mahkum Halil’in gözünden anlatılmaya başlar. Bazı farklılıklar bulunsa da temel olarak Nazım Hikmet’in kendini Halil karakteriyle özdeşleştirdiğini söylemek mümkündür. Hatta Halil karakteri, Nazım Hikmet gibi nüfusa bir yaş geç kaydettirilmiştir.

Geniş hacmine karşın bu kitap yarım kalmış bir eserdir; bir sonuca bağlanmaz. Kitabın geneline yayıldığı üzere küçük hesapların peşinde olan insanların davranışlarıyla sona erer; ancak devam eden hikaye tam ortasından kesilmiştir. Kalanı okuyucuya bırakılmıştır.

Eser, çeşitli tiyatro oyunlarıyla da sahnelenmiştir.

Kitap ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenen “100 Temel Eser” arasında yer almaktadır.
Memleketimden İnsan Manzaraları Kitabının Özeti

Karakterler üzerine bina edilen bu kitabın özet bölümünde, bölümlerin genel konusunun ardından başlıca karakterlere yer verilecektir.

Birinci kitap, Anadolu Sürat Katarı’nın, Haydarpaşa Garı’ndan yolcularını alması ve harekete geçmesini anlatır ve yolculardan birinin trenden atlamasıyla sona erer.

Bölümün girişinde bizi Galip Usta karşılar, kafası sürekli meşguldür, okuma, babasının işini devralma, kızları etkileme, babasının dükkanı kapatması, işsizlik ve yoksulluk korkusu ömür boyu peşini bırakmayacaktır. Tren garında bekler ve insanları gözlemler. Ahmet Onbaşı, aldığı borç için Halı Heybeli Adam’dan (Halim Ağa) vade istemektedir. Galip Usta kelepçeli üç erkek (Süleyman, Fuat ve Halil) ile kelepçesiz bir kadını (Melahat), Melahat’in annesine bıraktığı kızı Atifet’le vedalaşmasını izler ve Fuat’ın cebine biraz para koyar.
Tren 15:15’te kalkar. Jandarmalar (Hasan ve Haydar) mahkumlarla aynı kompartımanda yolculuk etmektedir. Koridora çıkan üniversiteli bir gencin Melahat’ı izlemesinden rahatsız olan Süleyman, jandarmalardan perdeyi kapatmasını ister. Perde indirilir ve jandarmalarla mahkumların muhabbeti başlar. Muhabbet koyulaşır ve nihayet kelepçeler çözülür.

Trende bir taraftan makinist Alaeddin ve kömürcü İsmail siyaset tartışırken diğer taraftan Sarı Seyfettin, Selim ve Tatar yüzlü bir adam perilerden konuşmaktadır. Tatar yüzlü adam peri çarpmasıyla bağlama çalmayı öğrendiğini anlatır. Bu sırada karnı sürekli su toplayan Şakir, doktorların söylediğinin aksine bunun sirozdan değil perilerden kaynaklandığını düşünmektedir.

Konu siyasete döndüğünde Halim Ağa, Hitler’in Müslüman olduğunu, bu nedenle yenilmediğini Almanlar’la bir olup İngilizler’e saldırılırsa Şam’ın Türkiye’nin olacağını iddia etmektedir. 45 yaşlarında olan Kartallı Kazım’ın ise Birinci Dünya Savaşı anıları canlanır. Açlık, sefalet ve zorluk korkunç bir manzara ile anlatılır:

“Aç insan kurt olup saldıramazsa/açlık itten beter eder insanı elbet”

Askerler at gübresinden arpa ayıklamakta, Almanlar’ın köpeklerine verdiği makarnalara ortak olmaya çalışmaktadır. Tren tıngırtılarının “Memetçik Memed, Mehmetçik Memed” şeklinde duyulması da korkunç hikayeyi daha da koyulaştırır.

Seferberlik ve savaş yıllarında bazı hikayeleri kurnaz Basri Şener ile Kambur Kerim’den duymaya devam ederiz. Basri Şener bir şekilde kendini kurtarmıştır ve varlıklıdır; ancak Kerim attan düştüğü için kambur olmuştur, neden sonra Telgraf’ta çalışırken hesabına para aktardığı için aranmaktadır. Basri, Kerim’in muzır karakterinden dolayı kambur olduğunu; Kerim ise Basri’nin merhametli ve iyi bir insan olduğunu düşünmektedir.

Tatar yüzlü adam ise Kartallı Kazım’a Çanakkale hatıralarını anlatmaktadır. Çatışmalarda yaralanır ve sıhhiyecilere ulaşır; ancak binlerce hastanın içinde hayatta kalmak kolay değildir. Yaraları kurtlanır ancak Tatar yüzlü adam bir şekilde hayatta kalarak zoru başarmıştır ve ayrıca bunun için devlete minnet duymaktadır. Fakat, muhtemelen olması gereken koltuktan başka bir yerde bulunduğundan biletçiyle tartışırlar. Yolculardan Nuri Öztürk biletçinin devlet memuru sayıldığını ve Tatar yüzlünün devlete hakaret edildiğini savunur. Kartallı Kazım işi tatlıya bağlar.

Kadınlar bölmesinde ise kötülükte zirve yapmış Şahende’yi görürüz. Şahende, varsıl Şerif Ağa’nın karısıdır. Miras bölünmesin diye iki oğlundan öz olanını (Ratip) üvey kardeşin (Yakup) karısına gönderir. Yakup ya köyü terk edecektir ya da Ratip’i öldürüp idam edilecektir. İki durumda da Şahende amacına ulaşacaktır. Ancak Yakup idam edilmez ve Şahende şimdi trenle onun ziyaretine gitmektedir. Sepetinde kirazlar bulunmaktadır; ancak, kiraza aşeren hamile kadın için kiraz istendiğinde hepsini pencereden dışarıya boşaltır.

Birinci kitabın sonlarına doğru Halim Ağa’nın bir rüyası anlatılır, en yakın rakibinden daha iyi konuma gelecektir ve sonrasında “imdat” kolu çekilir trenin, bir yolcu kendini trenden atarak intihar etmiştir.

İkinci kitap, varsıl yolcuların seyahat ettiği vagondaki hikayelerle başlar, yemekli vagonda Aşçıbaşı Mahmut Aşer ile Garson Mustafa’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki olayların anlatıldığı bir günlüğü okumasıyla devam eder. Kitabın sonunda tren Ankara’ya gelir ve mahkumlardan bazıları trenden ayrılır.

Kitabın başlangıcında Hasan Şevket kendisiyle hesaplaşmaktadır. Vicdanı baş parmak büyüklüğünde bir yaratık, Hasan Şevket’in kadehinde oturur ve konuşmaya başlarlar. Kendi de yazar olmasına rağmen nasıl olur da arkadaşları Nuri Cemil ve Tahsin ondan çok daha iyi konumda bulunur? Nuri Cemil de doktor ve mebus Tahsin’i kıskanmaktadır. Vicdan muhasebesi, kadehin sarsılması ve vicdanın kadehin içinde boğulmasıyla sona erer.

Nuri Cemil olanca yoksulluğunun ardından gazete patronlarının emrine girerek zengin olmuştur. Tahsin’in Ahmet Onbaşı’yla konuşmasını kıskanıp hemen oraya gelir ve Ahmet Onbaşı’ya sigara uzatır.

Ahmet Onbaşı, “Ha dayan hemşerim sonuna vardık” sözüyle meşhurdur.

Burhan Özedar da bu bölümde anlatılan zenginlerdendir, ayrıca Burhan Özedar, karakterce kısmen iyi olan nadir insanlardan biridir. Burhan Özedar’ın hikayesinin anlatılmasında Rumi takvimden Miladi’ye geçiş dikkat çekicidir. 1300’lü yıllar bir satır sonra 1900’lü yıllara evrilir.

Sigara kağıdı sevkiyatı sayesinde belli bir sermayeye ulaşmış, hastane, yol ve camiler yaptırmıştır. Oldukça zengindir, içki içmez ve parasının temelinde alın teri olmadığını itiraf eder: “Büyük parayı alın teriyle kazanamazsın / başkalarını bilmem, / benimkinin temelinde alın terim yok.” Ancak o da emek sömürüsü yapmaktan geri durmaz: “Ha, sonra atölyede iş saatlarını / beşer dakka, beşer dakka uzatın biraz.”

Burhan Özedar ile Tahsin bir masada otururken diğer masada Katolik ve tek eşli Mösyö Duval, Ressam Ömer’in kızı Cazibe Hanım, Ziya Gökalp’in öğrencisi, aydın Osman Necip oturmaktadır. En dipteki masada ise biri esmer (Doktor Faik) diğeri sarışın (Şekip Aytuna) iki kişi masadakiler hakkında konuşmaktadır. Doktor Faik hepsinin hikayesini bilmekte, yolcuların neden olduğu ölümleri ve kötülükleri Şekip Aytuna’ya anlatmaktadır. Doktor Faik’in: “Polis Müdüriyeti doktorlarındandım/şimdi değilim/Bir bozkır hastanesini başhekimliğini aldık.” cümlesinden onun, ileride bahsedileceği üzere, bozkır hapishanesinde yatan Halil’i tedavi eden doktor olduğu anlaşılmaktadır.

Yemekli vagonda Hikmet Alpersoy, Yahudi Mardanapal ile sosyal ve siyasi konularda sohbet ederken mutfakta garson Mustafa elindeki defterden aşçıbaşı Mahmut Aşer’e destan şeklindeki yazıları okumaktadır. Mustafa bu defteri hapishane ziyareti esnasında bir mahkumdan almıştır. Bu destanlarda Kuva-yi Milliye zamanı ve Milli Mücadele Dönemi anlatılır. Doktor Faik ile Şekip Aytuna bu sefer mutfağı gözlemlemeye ve onlar hakkında yorumlar yapmaya başlar.

Sonrasında Nuri Öztürk, Kartallı Kazım ve mahkumların konuşmalarına bir kere daha tanık oluruz. Kartallı Kazım ile Süleyman aynı köydendir. Koridorda başbaşa kaldıklarında Kartallı Kazım’ın icap ederse Halil’i hapishaneden çıkarma planını öğreniriz. Daha önce başkalarını da “selametlemiştir.” Ancak, öncelik Celal’dedir; çünkü Celal şairdir.

İkinci kitabın sonlarına doğru, Sirozlu Şakir’in Bilecik istasyonunu kaçırması nedeniyle duyduğu çaresizlik anlatılır.

İkinci kitabın son bölümünde tren Ankara Garı’na ulaşır. Mahkumlar kelepçeli olarak iner. Üniversiteli de inmiştir, Halil’i eserlerinden dolayı tanımakta ve ona yakın olmak istemektedir. Mahkumlar nezarete alınır, Fuat gazete okurken Nuri Cemil’in vatanperverlikten bahsetmesine sinirlenir, çünkü samimi bulmamaktadır. Halil ise satranç takımını çıkarır, Fuat’la oynamaya başlarlar. Oyun pata biter; Halil’in gözlerindeki rahatsızlık ise kendini iyiden iyiye belli eder. Halil yakın zamanda kör olacağı endişesini taşımaktadır.

Ve son olarak Melahat ile vedalaşılır.

Üçüncü kitap, mahkum Halil’in cezaevindeki maceraları anlatılır ve bozkır hastanesi başhekimi Faik Bey’in intiharı ile sona erer.

Üçüncü kitapta bazı mahkumların hapishaneye düşme nedeni anlatılır. Nigar altı aylık bebeğiyle Mustafa’ya kaçmaktadır; ancak bebeği taşımak ağır geldiğinden onu kuyuya atar. Nigar ile Mustafa hapistedir. Koğuştaki ondört mahkumdan Mustafa’nın solundaki Hamza çiftliğinde çalıştığı Nuri Bey’in talimatı üzerine çobanı öldürür. Hapse girmeyeceğini, girse bile ona bakacağını söyleyen Nuri Bey sözlerini tutmaz. Nuri Bey’i savcıya şikayet etmeyi düşünür ancak Nuri Bey’den kormaktadır.

Halil’e başgardiyanın odasını verirler, tek başınadır, etrafı kitaplarla çevrilidir.

Hapishane avlusunda terzi, kalaycı ve aynacıların çalıştığı on iki dükkan bulunmaktadır.

Üçüncü kitap, eserin en uzun bölümüdür. Bu bölümde dükkan sahiplerinin hikayeleri ve sohbetleri detaylı olarak anlatılır. Halil ile eşi Ayşe arasındaki mektuplaşmaları yine bu bölümde okuruz. Büyük bir özlem ve aşk her satırında kendini belli eder.

Halil, gözlerindeki rahatsızlıktan ötürü hastanede tedavi altına alınır. Onu Doktor Faik tedavi etmektedir. Doktor Faik, insanlar hakkındaki gözlemlerini yapmaya devam eder. Bağırsağı düğümlenen kadının kocasını Halil’e anlatır.

Doktor Faik, ölümü son zamanlarda oldukça fazla düşünmeye başlamıştır. Sonunda öleceğini bilmek, 48 yaşındaki doktoru hayata küstürmekte, yaşlanma korkusunu artırmaktadır.

Halil hastanede parmağını pres makinesinde ezmiş olan “canım ciğerim/on üç yaşındaki işçi Kerim” ile tanışır. Birlikte doktoru arayadursunlar, Doktor Faik çoktan intihar etmiştir.

İki kısımdan oluşan dördüncü kitap, radyo antenlerine çarpan ve ayağı kırılan bir leyleğin, Radyocu Cevdet Bey tarafından radyoya alınmasıyla başlar, daha sonra hububat üreticileri-ağalar-toprak mahsulleri ofisi üçgeni arasındaki olaylarla devam eder. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya – Rusya savaşı esnasında asılan Tanya’ya bir ağıt ile sona erer.

Leylekler göç etmek üzere toplanmaya başlar, ancak içlerinden biri “üç nokta vilayeti”nden (Bir görüşe göre Antalya) radyo antenlerine takılır. Radyoman Cevdet Bey, kuşun kırık ayağını sarar ve kanatlarını yolar. Böylece “Hacıbaba” şeklinde hitap ettiği leylek uçamaz. Can yoldaşı olmuşlardır. Cevdet Bey, ikinci dünya savaşının anlatımındaki en dikkat çeken karakterlerden biridir. Ancak öncesinde vilayetin varlıklı insanları Şerif Bey (Koyunzade), Hüseyin Yavuz, Mustafa Şen ve Ali Çâviş, Toprak Mahsulleri Ofisi şefi Kemal Bey’in ilişkisine hızlı bir geçiş yapılır.

Köylüler Ofis’e satmak zorunda oldukları ürün miktarının arta kalan kısmını bahsi geçen ağalara düşük fiyattan satmaktadır. Ağalar ise daha yüksek fiyattan Ofis’e bu ürünleri satarak yüksek miktarda kâr elde etmektedir. Ofis Şefi Kemal Bey bu durumdan rahatsızdır ve ağalara hububatı düşük fiyattan alacağını söyler. Koyunzade Şerif Bey ürünü satmaz, Parti Müdürü’ne şikayet eder. Parti Müdürü zorluk çıkarmaması yönünde Kemal Bey’e sert bir talimat verir, ancak Kemal Bey direnir.

Kemal Bey kovulmayı beklerken köylünün isyanıyla karşılaşır. Şerif Ağa’nın hububatını yüksek fiyattan almayan Kemal Bey’den köylü buğday istemiyle ortalığı karıştırır. Kemal Bey çaresiz kalmıştır. Kolluk kuvvetlerini çağırmak üzereyken kararını değiştirir. Şerif Bey’in istediği fiyattan da fazlasını verir ve çarka ayak uydurarak ilk rüşvetini cebine koyar.

Dördüncü kitabın ikinci kısmı yine Cevdet Bey’le başlar. Atlantik Okyanusu’nun dibinde uzanmış yatıyorken yanına Münih’li Hans Müller ile İngiliz Harri Tomson yanına düşer. Bu iki asker de deniz savaşında ölmüşlerdir. Cevdet Bey ikinci dünya savaşını yaşarken, Halil, Ressam Ali ve Bethoven Hasan da radyo başındadır ve bir senfoni eşliğinde Almanya-Rusya Savaşı anlatılır.

Neden sonra Halil odasına döndüğünde Halil bir kez daha savaşı yaşar. Alman tanklarının şehri kuşatması, Moskova’ya girme amaçları, tanklara karşı direnen Rus askerleri, askerlerin teker teker ölümü ve 18 yaşındaki kızın asılması büyük bir trajediyle anlatılır. Burada yazarın gözyaşlarını hissetmek mümkündür.

18 yaşındaki bu kız partizandır, yakalanır ancak kimseye en ufak bilgi vermez. Asıl ismi Zoe olsa da Tanya olduğunu söyler. Tanya’yı anlatırken Nazım Hikmet kendi ağzından ona seslenir: “Tanya, Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin… / Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir. / Tanya, senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memletimi… / Seni astılar memleketini sevdiğin için / ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim / Ama ben yaşıyorum, / ama sen öldün. / Sen çoktan dünyada yoksun, / zaten ne kadar az kaldın orda: / on sekiz senecik. / Doyamadın güneşin sıcaklığına bile...”

Dördüncü kitap Tanya’ya yazılan bu şiir ile sona erer.

Beşinci kitapta ise Halil’in karısı Ayşe’nin gönderdiği mektuplara yer verilir. Halil’in başka bir hapishanede yatan arkadaşı Fuat’ın tahliye edilmesi ve bu sırada gıda zehirlenmesinden ölen bir ailenin durumu ile kitap sonlanır.

Halil hapishanede marangozluk yapmaktadır ve elde ettiği parayı eşi Ayşe’ye gönderir. Ayşe eşinin orada bile çalışmasından duyduğu üzüntüyü mektubunda dile getirir. Beşinci kitapta mektuplara genişçe yer verilmektedir.

Daha sonra Ali Kiraz, kız kaçırıp abisiyle aynı evde yaşayan ve çıkan sorunlar nedeniyle eşi babasının evine giden Ahmet ve Çolak İsmail anlatılır. Ahmet ve Çolak İsmail’in oğlu Ömer, Koyunzade Şerif Bey’in tarlasında ırgattır. Çolak İsmail portakal yedi diye karısını öldüresiye döven bir psikopattır. Aynı şiddeti çocuklarına da göstermekten çekinmez. Ömer Çolak İsmail’den ayrılıp şehirde iş bulup yaşamaya başlar; ancak, köyde kas gücüne ihtiyaç olduğundan Çolak İsmail oğlunu yeniden eve götürmek istemektedir. Ayrıca Ömer’in kazandığı paralarda da gözü vardır. Ancak Ömer parayı, Almanlardan gemiyle kaçmaya çalışan Rumlara verince yine sert bir tepkiyle karşılaşır.

Halil, çok sevdiği işçi Kerim’in derslerine yardımcı olmaktadır. Bu sırada Remzi Efendi de Halil’in ziyaretine gelmeye başlar. Remzi içten bir insandır, ziyaretleri esnasında siyasi görüşlerine ilişkin Halil’e sorular sorar. Bu bölümde Halil dünya görüşü ve siyasi anlayışı hakkında bilgiler verir.

Beşinci kitabın son bölümünde Fuat hapishaneden çıkar. Sokakta özgürlüğün tadını çıkarır. Salladığında kolu demir parmaklıklara çarpmayacaktır artık. Fuat İstanbul’a döner ve köprünün üstünden bir ambulansın geçtiğini görür. Ambulans yemekte zehirlenen bir haneye gitmektedir. Komiser bunun geçim sıkıntısından kaynaklı ailece bir intihar olduğunu düşünmektedir. Ona göre deri fabrikasında çalışan adam kendiyle birlikte tüm ailesini zehirlemiştir. Ancak on üç yaşındaki bir kız yaşamaktadır, ambulansa bindirilir.

Sağlık memuru ile komiser ayrıldıktan sonra karşı odadan bir ihtiyar bir adam cenazelerin başında kalır ve ölünün ceplerini karıştırmaya başlar. Ekmek karnesini bulur. Bu sırada mahalle mümessili gelir, karneyi ister, kuponları bölüşür. Sonrasında kuponları satması için ihtiyarla pazarlık yapar. İhtiyarın tepkisi manidardır: “Yetmiş beş kuruş da senin olsun, istemem / Burda durma haydi git / Allah belamızı versin / ikimizin de…”

Kitaba İlişkin Değerlendirmeler

Birçok farklı hikayeyi tüm çıplaklığıyla barındıran bu kitabı tüm yönleriyle ele almak imkansızdır. Üzerinde ne kadar konuşulsa konuşulsun mutlaka eksik kalan bir şeyler olacaktır.

Cevdet Bey, Doktor Faik, hastane çalışanları ve Halil’in kader arkadaşları nadir iyilerden olsa da kitapta neredeyse herkesin bir kusuru bulunmaktadır. Bir kısmı da safi kötüdür. Bu kadar kötülük karşısında insanın midesinin bulanması işten değildir. Ancak bu kitap günümüzde yazılsa daha korkunç bir manzaranın karşımıza çıkacağını düşündürmektedir.

Memleketimden İnsan Manzaraları, Mutlaka okunmalı ve başucu kitapları arasında yer verilmelidir. Gözlemler, tespitler, karakterler ve anlatım neredeyse eşsizdir.

Nazım Hikmet

ŞIIRLERINDEN SEÇMELER

Yunus Emre

şiirlerinden seçmeler.jpg

ŞIIRLERINDEN SEÇMELER

Yunus Emre'ye ne çok şey borçluyuz?..Türkçemizin anlatım imkânları, müziği onun eseri.İnsanımızın sorumluluklarını sevgiyle üstlenen sabırlı karakteri onun eseri. Onun şiirlerini okumakla milletimiz, büyük bir duyuş ve düşünüş kabiliyeti kazanmış. Onun şiirleri, günümüz gençliğinin yaşadığı benlik arayışı için eşsiz bir kaynak. Gençlerimizin temiz gönüllerinin bu eserle birlikte Yunus Emre'nin gönlüyle buluşmasını umuyoruz.

Yunus Emre

SAKIN ŞAŞIRMA

Orhan Veli

sakın şaşırma.jpg

SAKIN ŞAŞIRMA

Gemliğe doğruDenizi göreceksin; Sakın şaşırma.

KUVAYI MILLIYE

Nazım Hikmet

kuvay milliye.jpg

KUVAYI MILLIYE

Türk şiirinin çizgisini değiştirmiş, çok yönlü, evrensel boyutlu şair ve yazarı Nâzım Hikmet'ten Abidin Dino'nun desenleriyle "Kuvayi Milliye Destanı"Nâzım Hikmet'in 1939'da yazmaya başladığı ve 1941'de bitirdiği Kuvayi Milliye'si şairin Kurtuluş Savaşı'nı baplar halinde anlattığı bir destandır. Nâzım Hikmet'in Kuvâyi Milliye'sini Türk ressam Abidin Dino'nun çizgileriyle taçlandırarak tekrar bastı.

Nazım Hikmet 

SISLER BULVARI

Attila İlhan

sisler_bulvarı.jpg

SISLER BULVARI

Düşlenen, tümüyle düşsel olan sevgililer, topu topu üç geceye sığdırılan, doyasıya yaşanamayan aşklar, gözlerinden yıldız rüzgarları geçen sevgililer, Paris sokakları, limanlar, yolculuklar, deniz insanları... ve Anadolu; uzun havalar, halk türküleri... Sisler Bulvarı'yla başka dünyalara doğru yolculuğa çıkacağız biz de şimdi; Emperyal Oteli'nde üç gece kalacağız, biraz mehtabı içeceğiz, içimizde isyanlar çıkacak ve Sisler Bulvarı'nda öleceğiz...

Attila İlhan 

GELMIŞ BULUNDUM

Edip Cansever

gelmiş_bulundum.jpg

GELMIŞ BULUNDUM

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zamanKim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum. 

Edip Cansever 

GÖĞE BAKMA DURAĞI

Turgut Uyar

goge-bakma-duragi.jpg

GÖĞE BAKMA DURAĞI

Hem yazdığı şiirler ile hem de Cemal Süreya ile ilişkisi olan Tomris Uyar ile yaşadığı aşk ile tanınan yakın zamanın en önemli şairlerinden Turgut Uyar’ın en fazla beğenilen şiir kitaplarından bir tanesi olan Göğe Bakma Durağı şiir severlere mükemmel bir eser sunuyor.

Daha çok toplumsal sorunlar ve bireylerin yaşadıkları ile ilgili şiirler yazan Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı şiir kitabında ise şiir severlere aşk dolu şiirler sunuyor. Yaklaşık 100 sayfadan oluşan eser Turgut Uyar’ın birebirinden güzel birçok şiirini içeriyor.

Şiirlerinden biri ve en güzeli :

 İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Turgut Uyar

BÜYÜK SAAT

Turgut Uyar

0000000117448-1-1523957337_edited.jpg

BÜYÜK SAAT

Turgut Uyar, 4 Ağustos 1927’de Ankara’da, Fatma ve Hayri çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Altı kardeşten beşincisi olan çocuklarına Ahmet Turgut ismini verdiler.

Babası 1931 yılında emekli olunca Ankara’dan İstanbul’a taşındılar. Edirnekapı’daki Hırka-i Şerif İlkokulu’nda okula başladı. Ancak ilköğretimi 5 okul değiştirerek bitirebildi. Daha sonra Konya’daki askeri okulda eğitim hayatına devam etti. Sonrasında Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ni bitirdi. Ahmet Turgut Uyar, Askeri Memurlar Okulu’ndan mezun olarak eğitim hayatını bitirdi. 

 

Masumlar Apartmanı dizisinde yer verilen kitaplardan olan Turgut Uyar’a ait Büyük Saat merak edilen kitaplardan oldu. Safiye’nin birkaç satır okuduğu kitabın konusu ve ne anlattığı araştırılıyor.

Türk şiirinin en yalnız, en mutsuz, en umutsuz… bu yüzden de -mutlu değilse bile- en kalabalık, en umutlu şairinden kısa sürmüş uzun bir yolculuğun tüm konakları!… Öncü bir dil, sevgiyi bile acıtan bir duyarlık ve “bütün mümkünlerin kıyısı”nda yaşanan çaresizliğin son sığınağı:
“Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum”…
ya da:
“Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük amenna
Şiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”

Turgut Uyar

ILAHI KOMEDYA

Dante

9114727153714_edited.jpg

ILAHI KOMEDYA

 (İtalyanca: Commedia, Divina Commedia), Dante tarafından 14. yüzyılın ilk yarısında yazılmış, İtalyan edebiyatının en meşhur epik şiiri ve dünya edebiyatının önemli bir başyapıtı.[1]

Komedya'da Dante, ölüm sonrası sırasıyla CehennemAraf ve Cennette geçen seyahati, hikâyenin kahramanı da olan kendisinin ağzından anlatır. Orta Çağda "Komedya", "tragedya'nın" aksine sonu iyi biten hikâye anlamına gelirdi. Burada eserin adındaki "komedya" kelimesi, öyküsünün güldürü unsurları taşıdığı anlamına gelmez.

Orta Çağ ile Rönesans arasındaki geçiş döneminde yazılmış bu şiir, hayalgücü ve alegorik tasavvuru, ölüm sonrası hayatı anlattığı öyküsü ile Hristiyan batı kiliseleri tarafından benimsendi. Eserin orijinal adı "Komedya" olmakla birlikte daha sonra, 1360 yılında Giovanni Boccaccio tarafından başına "İlahi" kelimesi eklenerek Hristiyanlaştırılmıştır.

Toskana lehçesi ile yazılan eser, bu lehçenin modern İtalyan dili olarak gelişmesine yardım etmiştir.

Dante

RENGAHENK

Can Yücel

274523_43c35_1563317689_edited.jpg

SONELER

william shakespeare

0000000307233-1.jpg

RENGAHENK

Şiir bir umutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi?Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız bu dünya için bir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş bir kağıt... Tuğlalar, briketler, çimentolar hepsi umutsuzluktur. Demirler bile umutsuzluktur. Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de... Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllılığı, uslanmayan akıllılığı anlatmaktır şiir. Ben haberciyim, deprem habercisiyim.

Sararıp dökülmeden önce kızaran yap-
raklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar
Mevsim dönüp de yeniden yeşermeye
başlayınca rüzgar
Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar
Onlar da olmasalar benim gayrı kimim
var?

Can Yücel

SONELER

İlk kez 1609 yılında topluca basılan 154 sone, denebilir ki, İngilizcenin en ünlü şiir dizisidir. Dünya edebiyatının en güzel örnekleri arasında yer alan bu şiirlerde, sevgi, kuşku, özlem, ihanet, kıskançlık, umut, hayal kırıklığı, karamsarlık, suç ve günah, sevgili önünde benliğin değersizliği, sevgi uğrunda her acıya katlanma, ölüm karşısında korku duygulu ve lirik bir sesle dile getirilmiştir.

William Shakespeare

Several%20Open%20Books_edited.jpg

KITAPLAR ZAMANIN BÜYÜK DENIZINDE DIKILMIŞ DENIZ FENERLERIDIR.

Gizemli kişi